ADNAN DİNİBÜTÜN

ORHAN KEMAL'İN ÇUKUROVA YILLARI (5)


ADNAN DİNİBÜTÜN
10 Şubat 2020 Pazartesi 08:20

Orhan Kemal’in Adana yıllarında değişmez ve bir yaşam boyu sürecek olan dostları, dostlukları vardır. Eski deyimle ‘Kadim dostları’ Bunlar Abidin Dino, Yaşar Kemal, 1927 Şimendifer grevine öncülük eden ve damgalanmış işçi dostları İsmail Usta, Selahattin Usta, Dayı Remzi, Ali Şahin, Osman Zengiler ve Rasih Nuri İleri...

Futboldan adeta uzaklaşır. Gırgır ve mavra toplantılarına da artık boş vermiştir. Yazmaktan vakit buldukça yukarıda adı geçen dostlarıyla sanat – edebiyat konularına dalar. Kendi anlatır, onlar dinler. Onlar anlatır kendi dinler.

O günlerde Paris’te yaşayan ünlü İspanyol ressamı Pablo Picasso’nun bile, “Çok büyük bir ressam” diye tanımladığı Abidin Dino o yıllarda Adana’dadır.

Biz o günleri en iyisi Orhan Kemal’in kendi ağzından dinleyelim:

“Bizim Abidin Dino Türksözü Gazetesi’nin yazıişleri müdürüydü. Irmak kenarına, Kalekapısı’na, oradan Abidinpaşa Caddesine vurur sıcak bir öğle sonu serinliğinin özlemini çekerek, Abidin’e uğrardım. Eski bir Ermeni Mağazası havasını taşıyan matbaanın sokağa bakan büyük kapısından içeri girer.

Önce Vanlı Mehmet’e, (Biz ona 66 Mehmet derdik) bir merhaba sarkıtır. Tahta merdivenlerin gıcırdayan sesleri arasında arka odaya geçerdim. Yediveren asmanın dallarından, yapraklarından süslenmiş bir oda... Abidin, masası başında. Önünde yığınla kağıt, yığınla resim... İçeri giren eli yüzü kara çıraklara yazılarını verir, dalgamızı, gırgırımızı geçerdik. Hapishaneden yeni çıkmış, evime, memleketime kavuştuğum yıllardı...

Abidin Dino, Sultanhamit Paşalarından Abidin Paşa’nın torunuydu. Abidin Paşa öğrenimini Avrupa’da yapmış, hürriyetçi fikirlerle donanmış biriydi. Tıpkı çağdaşları Namık Kemal ve Ziya Paşa gibi. Osmanlı Abidin Paşa’dan korkuyor, çekiniyor. O nedenle Diyarbakır, Halep, Beyrut gibi Osmanlı mülkünün uzak ve büyük vilayetlerinde valilik yapmış. En son olarak da Adana Valiliği yapmış. O günlerde toprağın hiçbir değeri yokmuş. Ama hiç değilse yaşadığı günlerden yüzyıl sonrasını kestirebilen Abidin Paşa toprağın çok değer kazanacağını düşünerek ucuz ucuz büyük topraklar satın almış. Arkasından da 4.karısı Ümmü Gülsüm Hanımın üstüne tapulatmış. Ümmü Gülsüm Hanım Abidin Dino’nun öz nenesidir. Tapuları öylesine sağlam yapmış ki; üzerinden yıllar, çeşitli savaşlar geçtiği halde sağlamlığını kaybetmemiş. Bir gün hakkında söylenen dedikodulara kızan Ümmü Gülsüm Hanım bu tapuları toplayıp kalın bir cilt şeklinde kitap bastırmış.

Abidin de öğrenimini dedesi gibi Avrupa’da yapmış. Batı dillerinin hemen hepsini konuşur, yazar, o dillerden şiirler okurdu. O dilleri ana dili gibi konuşur, çok iyi bilirdi... Ama nedense Adanalılar’ın dediği gibi, “Bir baltaya sap olmamıştı...” Bunca dili bilen, böylesine okumuş bir insan ne diye mebus olmazdı?... Vekil olmazdı?... Hatta başvekil?...

Abidin hiçbiri değildi. Yalnızca Türksözü Gazetesi Yazı İşleri Müdürü... Yaratıcı, artist ruhlu bir insan... Resimler yapar, heykeller yontardı... Köylüler, atlar, kağnılar, yorgun-bitkin insan yüzleri çizerdi... Abidin dedesinden kalma uçsuz bucaksız tarlalarla da hiç ilgilenmezdi. O topraklara kendi malı gözüyle hiçbir zaman bakmadı. Uçsuz-bucaksız topraklardan başkaları yararlandı. Ne bilim, Arif Dino yararlandı... Ahmet Dino uğraştı... Ve Rasih Nuri İleri... Sanırım şimdi de onun elinde... Bizim Osman Zengiler de kahyası...

Neyse gelelim bizim Yaşar Kemal’le tanışmamıza...

Abidin şöyle durmuş... Yanında ince-uzun bir delikanlı... Ayağında poturu, kısa kesilmiş saçları, ürkek, utangaç bir genç... Abidin ayakta hemen yanı başında duran delikanlıyı bana tanıttı. Tanıştırdı ama delikanlıyla hiç mi hiç ilgilenmedim... Yakın köylerden birinden Adana’ya inmiş, Abidin’in yardımıyla ırgatlık, pamuk, patoz işi isteyen biri sanmıştım. Delikanlı öyle bir hava içindeydi... Büyük şehir ezikliğini taşıyan saf Anadolu çocuğu gibi masaya yaklaştı...

Dedim ya, dikkatimi çekmemişti. Abidin tekrar bana dönüp tanıttı:

“Aşık Sadık..”

“Kim?”

“Aşık Kemal Sadık...”

“Ne yapar, ne iş tutar?”

“Halk edebiyatından derlemeler yapar... İyi güzel ağıtları, türküleri var...”

“Yani Aşık, Halk Aşığı...”

Masanın yanında duran delikanlıya bir daha baktım. Genç, sırım gibi... Çekingen, ürkek hali içime dokundu. Biraz laflamak, biraz takılmak istedim bu ham Anadolu çocuğuna;

“Aşık ama hani bunun sazı?... Yok mu senin sazın?...”

Delikanlı utangaç:

“Çalamam ağam, ben söylerim... Sazım falan yok hani. Ama has ağıtlarım var...”

“Sen çalamazsın, söylersin ha!”

“Heyya gardaş...”

“Bir tane söyle de dinleyek?”

O günler Nadir’in çaycı dükkanına gittik. Adı “Nadir Bulunmaz Çayevi”... Adına göre bir kahve... Nadir de bulunmaz hani! Kırmızı mumla aransan bulunmaz... Eski, Horoz Dibak Meydanı’ndan Kasaplara giden yolun sağında bir kahve... Adana’nın bu meydanında bundan 40 yıl önce 10 katlı bir mağaza varmış. Günün birinde bu mağaza alev alev yanmış...

Neyse... Bir el omuzuma dokundu. Döndüm baktım. Bizim Selahattin Usta...

“Bu ne dalgınlık?..”

“Hiç usta!”

“Gene koca herifle başın dertte mi?...”

Hemen Yaşar’ı tanıttım. Selahattin Usta elini Yaşar’a uzatıp:

“Memnun oldum...” dedi.

Yaşar gülerek:

“Sağol ağam!”

Kahvenin yana açılan tek kapısından içeri girdik. Köşe bir yere oturduk. Dayı Remzi’ye, Ali Şahin’e, Osman Zengiler’e, “Merhaba” deyip, çaylarımızı söyledik. Selahattin Usta Nadir’e bakıp gülerek:

“Şuna biraz takılak mı?”

“Boşver Usta. Bugün hiç formunda değilim...”

Selahattin Usta gene de durmadı. Nadir’e yan gözle bakarak:

“Ne oğlum bu!.. Söğüt gölgesi mi burası?”

Kocaman ayaklarında nalınları, iri yarı çam yarması Nadir alçak hasır iskemlelere oturmuş çene çalan müşterilere dönüp:

“Ne bileyim Usta?... Mavrayı kurdular iki saattir... Beş lambalı radyo gibi dan dan dan...”

Dayı Remzi gıcık verir gibi:

“Müşterilere karşı biraz daha nazik olmanız lazım değil mi Nadir Bey?”

“O ne? Bey ayağı da hangi ayak lan Allahsız... Sen de mi bizi yiyon Dayı Remzi?.. Silik... Selahattin Usta doğru söylüyor... Söğüt gölgesi mi burası?... Yaylan bakalım ufak ufak hadi... Biraz nefes alak olum...”

Kahkahalar gırla gider. Dayı Remzi pis pis gülerek:

“Sözün paraya geçer arkadaş... Tazele bakalım çayları arkadaş.. Çay içtiğimizi anlıyak... Hem bak Raşit’in misafiri var...”

Misafirimiz Yaşar’dı. Orada bulunan herkes susup soruşturmaya başladı:

“Arkadaş Kadirli’den mi?”

“İçinden mi?”

“Köyünden ha!”

“Hemite mi?”

“Demek yukarıdan olur arkadaş...”

“Heyya gardaş!...”

Çaycı Nadir bir parça babama benzerdi. Yaşça değilse bile huyu... Tıpkı babam gibi lafı ağzında. En son söyleyeceğini en önceden söylerdi...

.... Sonra Yaşar Nadir’in kahvesinden çıkmaz oldu. Sanırım o günlerde Adana’ya yakın yerlerden birinde patoz ırgatlığı yapıyordu... Akşam oldu mu Nadir’in kahvesine postu sererdi. Dayı Remzi’nin, İsmail Usta’nın Ali Şahin’in, Selahattin Usta’nın akşamın erken saatlerinden geç vakitlere kadar anlattıkları eski günlerin hikayelerini dinlerdi. Kimi zaman kafamız eserse Dalgacı Mahmut’un Mestan Hamamı yakınındaki meyhanesinde sabahlardık. Yaşar da bizden biri olmuştu.

Günlerden bir gün Nadir’in kahvesinden içeri girdim. Bizim Yaşar ocağın yanında yatan kedileri kocaman elleriyle okşayıp duruyor. Kediler okşanmaktan, Yaşar okşamaktan mest... Uzaktan şöyle baktım. Oralı bile değil. Yanına yaklaşıp:

“Lan çok imreniyorsan seni Çaycı Nadir’e kedi niyetine verek.”

Nadir bana dönerek:

“Eyi olum! Tembelhane açtık zaten buraya. Sen de gel kör Gardaş!”

Gene bir başka gün Dalgacı Mahmut’un meyhanesine damladık. Bu arada Yaşar’la senli-benli olmuştuk. İyice dost olmuştuk. Mahmut’un meyhanesinde bir alem... Örtüler gazeteden. Tezgahı bile şarap kokuyor. Yaşar’la masalardan birine dirsek teması oturduk. Sanat, felsefe, politika, bir porsiyon tükürük köftesi, ardından açık birer bardak şarap... Gırgırımızın da düğmesini açmıştık. Derken Dayı Remzi, arkasından Ali Şahin, Selahattin Usta... Onların arkasından da bir Çukurovalıdan çok Alman’a, Norveç’liye, İngiliz’e, Danimarkalı’ya benzeyen Reşat Feyyaz düştü. Reşat Feyyaz enteresan biri.

Bu adam en kötü günlerde Mustafa Kemal’e sırt dönmüş, en karanlık günlerde O’nunla alay etmiş, Adana’yı işgal altına alan Fransızlar’la pokerler briçler oynamış, babasından kalma neleri var, neleri yok yiyerek önce Adana Erkek Lisesi’nden mezun olmuş sonra da İstanbul Tıp Fakültesi’nde okumuş ama fakülteyi bir türlü bitiremediğinden doktor olamamış bir arkadaşımız. Reşat Feyyaz da yükselmek,y bütün engellere rağmen yükselmek ve bir daha zengin olmak korkunç bir hırstı. Nereden nasıl para çıkarır bilinmez ama gider Şehir Kulübü’nde zenginlerle poker-briç oynardı. Çat valinin yanında, arkasından emniyet müdürünün yanında, fabrikatör Nedim Ağa, Nuri Has, Nuh Naci Bey, Bosnalı Salih Efendi... Bunlarla senli benliydi.

Reşat hasır iskemlesiyle yanımıza yaklaştı. Dayı Remzi oldum bitti bu adamı sevmezdi.

“Aman Raşit (Orhan Kemal) bu puşta yüz verme... Pezevengin kırk tarakta bezi var...”
Bu arada Yaşar, Dayı Remzi’nin kulağına eğilerek:

“Ne var? Biz de duysak...”

Dayı Remzi kızgın:

“Sana ne lan?”

Elinde yarım bardağı Reşat Feyyaz masaya ilişti. Gözleriyle Dayı Remzi’yi süzdükten sonra, bana dönüp:

“Ne diyor bizim Remzi? Yine o eski hikayeyi mi pişiriyor?.. Yeter oğlum anladık. Devlet grevini siz yaptınız. Evet meşhur 1927 Şimendifer Greviniz olmasaydı bu memleket bir adım ileri gitmezdi... Ve Mahmut’un meyhanesinde bu akşam bir bardak afyonlu şarabımızı ağız tadıyla yuvarlıyamıyorduk.... Değil mi Raşit?”

Buz gibi bir espiriydi. Hani derler ya ‘Odun gibi, çam yarması gibi laf...’

“Bana ne soruyorsun lan?...”

“Doğru sana da sorulmaz...”

“Pırasa mı dedin?”

“Şaka bir yana Raşit, geçen akşam kulüpte Arab’ım bir güldü, deme gitsin...”

“Eeee...”

“Yüzlükler, beşyüzlükler... Cep akardion. Ver elini Yeni Bar...Yeni gelen bir İstanbullu var ya!... Ona... Aman be! Ne karı Raşit... Kütük gibi, kitap gibi!...”

“Boşver şimdi geçmişin onunu dokuzunu...”

Reşat Feyyaz birden Yaşar’dan yana dönüp, “Ulan Raşit! Bu kılıksızı günlerdir yanında çanta gibi taşıyorsun. Sen nereye o oraya... Kimbilir hangi dağdan indi?”

Ali Şahin dişlerini gıcırdatarak lafa girdi, “Ne o süsünüzü mü bozdu?”

“De ki bozdu.”

“O zamnan başka masaya...”

“Kim, ben mi?”

“Yok ben!”

“Baltayı taşa vurduk herhalde! Sizin Merkezi umuminin tebdil-i kıyafet azasına hakaret ettik galiba!”

Daha sonra da birden Yaşar’a döndü, yarı sarhoş bir şekilde:

“Kalk lan! Seni buraya adam diye alanın...”

Baktım Yaşar’da ses yok. Masadan kalktı usul usul gitmeye başladı. Bu durum beynimin tasını attırdı. Kapıya doğru yürüyen Yaşar’ı kolundan tutup:

“Nereye Lan! Seni bu masadan kovacak adamın...”

Yaşar’ı çekip masaya getirdim. Döndüm Reşat Efendi’ye:

“Benim arkadaşım bu. Bunu buraya ben getirdim. Bunu buradan kovacak adam daha anasının karnından çıkmamıştır. Ulan ne oldun?... Bana bak Reşat. Bilirsin ağzımın tavanı yok. Açtırma ağzımı sonra da ne baban kalır ne de sen...”

“Bana mı Raşit?”

“Sana... Senin gibi düşünen herkese...”

“Doğru... Masanın ne kadar nezih olduğu belli! Mimli Dayı Remzi, Müseccel Ali Şahin, ötede de Selahattin ve teşrif eden Kılıksız!”

Ben ve Dayı Remzi ayağa kalkmıştık ki; araya Dalgacı Mahmut daha başkaları da girince Reşat’ıdışarıya çıkardılar.

Reşat’ın çıkışı o çıkış oldu. Sonra duydum. Reşat Türk vatandaşlığından çıkıp Lübnan tabiyetine geçmiş...

O gün Yaşar’a çok kızmıştım.

... Sonra Yaşar’ı çok iyi tanıtım. O uzun ve heybetli görünüşünün içinde tüy gibi hafif, yumuşak ve çocuksu bir Yaşar vardı.

Bir gün 60-70 kiloda güreşen bir güreşciyi hatırlatan Yaşar, Dalgacı’nın meyhanesinden içeri girdi. Saçlarının yanlarını üç numara makinaya kestirmiş. Yalnız tepede bir miktar bırakmıştı. Sarhoştu.

Şarap içmişti... Yüzü kıpkırmızıydı... Gözlerinin içi gülüyor, adeta kabına sığmıyordu.

Oradakilerin hepsini birden kucaklamak istercesine kollarını açtı.

“Oooo... Hepsi burada bizimkilerin yahu! Yaşayın be...”

İsmail Usta, Ali Şahin, Dayı Remzi, Yaşar’ın gelişine sevinmişlerdi. Hele Dayı Remzi!... Ortalığı birbirine katan, herkese sataşan Dayı Remzi, Yaşar’ı görünce:

“Nereden lan böyle!...”

“Müsade aldım, köye gidecem...”

“Köye mi?”

“Heye gardaş...”

“Raşit’de bir iki kitap...”

Koyu bir sessizlikten sonra Ali Şahin gözlüğünü uzun uzun sildikten sonra:

“Ayranı yok içmeye....”

Ötekiler de Yaşar’a takılmaya başladılar:

“Sen bir garip köylüsün...”

“Nene gerek gümüş zurna ve postal!”

“Altı üstü nereden baksan bir garip ırgat be!”

“Nene gerek kitap mitap...”

“Okur, hem de Maksim Gorki’yi...”

“Heyye be!.. ‘Ekmeğimi kazanırken’i”

“Olacak büyük adam!”

Dayı Remzi her zamanki patavatsızlığı ile Yaşar’a yüklendi:

“Okuma oğlum böyle kitapları! Sonra senin de ifadeni alırlar ha...”


YORUMLAR
Henüz kimse yorum yapmamış, ilk yorum yapan siz olun.
Kurumsal

İçerik

Gündem

Siyaset

Teknoloji

Yukarı Çık