Adaletin adresi Adana oldu: CHP’nin direniş anatomisi

Adaletin adresi Adana oldu: CHP’nin direniş anatomisi

ABONE OL
25 Temmuz 2025 09:29
Adaletin adresi Adana oldu: CHP’nin direniş anatomisi
0

BEĞENDİM

ABONE OL

Türkiye siyaseti, zaman zaman kendini tarihî bir dönemeçte bulur.Bu dönemeçlerde bazı şehirler öne çıkar, sembolleşir.2025 yazı itibarıyla bu şehir hiç kuşkusuz Adana oldu.

Adana Büyükşehir Belediye Başkanı Zeydan Karalar’ın tutuklanması, sadece bir belediye başkanının yargılanmasıyla sınırlı kalmadı.Olay, başta CHP tabanı olmak üzere geniş halk kesimlerinde ciddi bir adalet ve demokrasi sorgulamasına dönüştü.Ama asıl dikkat çeken, bu sorgulamanın sahada nasıl ete kemiğe büründüğüydü.

CHP Adana İl Örgütü, uzun süredir görmediğimiz kadar organize, kararlı ve stratejik bir direniş sergiledi. Bu bir tepki değil; bir siyasal performanstı.

İlk günlerde mitinglerle başlayan süreç, ardından belediye binası önünde oturma eylemlerl ve yinr aynı yerde kurulan “adalet çadırı” ile sembolleşti.İlçelere yayılan mitingler, mahalle mahalle gezilerek yapılan konuşmalar, sosyal medyada anlık ve etkili görsel içeriklerle beslenen bu mücadele, klasik protesto yöntemlerinin ötesine geçti.

İktidara tepki göstermenin ötesinde, halkla doğrudan bağ kuran, onları pasif izleyici değil, sürecin aktif parçası haline getiren bir dil benimsendi.Çocuklar için etkinlikler düzenlendi, kadınlar kendi forumlarını kurdu, gençler gece nöbetlerinde gitar çaldı, konuşmalar yaptı.Bu haliyle, Adana sokaklarında adalet yalnızca talep edilmedi; bir yaşam biçimi olarak yeniden üretildi.

CHP’nin Adana’daki direnişi aynı zamanda bir mesajdı: “Sadece Ankara’dan değil, tabandan da siyaset yapılır.” Bu taban hareketinin merkez üssü olan adalet çadırı, günümüz Türkiye’sinin sembollerinden biri haline gelmiş durumda.

Eylemler profesyoneldi ama halktan kopuk değildi.Planlıydı ama doğaldı.Tepkisel değildi; vizyonerdi. Toplum mühendisliği dersek abartmış olmayız; çünkü bu direnişin her adımı iyi hesaplanmış bir stratejiye dayanıyordu.Belki de uzun yıllardır muhalefette eksik olan “sokakta siyaset yapma” refleksi, Adana’da yeniden doğdu.

Adaletin adresi, bu yaz Adana oldu. CHP’nin direniş anatomisi ise, ileride tüm muhalefet için bir el kitabı olarak okutulabilecek kadar güçlü bir örnek sundu.

Ve belki de en önemlisi, bu eylemler bir sonuç almaktan çok daha fazlasını başardı: Umudu yeniden inşa etti.

 **

 Ağıralioğlu iddiaları yanıtsız bırakamaz

Ankara siyasetinin kulislerinde gün geçmiyor ki yeni bir söylenti gündeme düşmesin.Ancak bazı iddialar, söylenti olmanın çok ötesine geçer; kamu vicdanını doğrudan ilgilendiren, cevap bekleyen sorular haline gelir.Bu bağlamda, son günlerde en çok konuşulan isimlerden biri de Anahtar Parti Genel Başkanı Yavuz Ağıralioğlu.

Kulislerde dillendirilenlere göre, Ağıralioğlu’nun son dönemde siyasi faaliyetleri kapsamında yaptığı harcamaların boyutu, alışılmışın dışında.Elbette ki bir siyasi partinin lideri propaganda yapabilir, kampanyalar yürütebilir. Ancak mesele tam da burada düğümleniyor: Harcanan paranın miktarı anormal bulunuyor ve kaynağı ciddi şekilde sorgulanıyor.

Bu noktada, dikkat çeken bir çıkış da Turan Hareketi Partisi lideri Varol Esen’den geldi. Esen, Ağıralioğlu’na doğrudan bir çağrıda bulunarak şu soruyu sordu: “Bu yüksek harcamaların kaynağı nedir? Herhangi bir tarikat ya da finansal yapı ile ilişkisi var mı?” Bu sorular, sıradan bir politik atışmanın ötesindedir.Zira kamuoyunun siyasetçiden beklediği şey, yalnızca vaat değil; şeffaflık, hesap verebilirlik ve güven tesisidir.

Ağıralioğlu’nun bu iddialara karşı sessiz kalması ya da konuyu duymazdan gelmesi, söylentilerin daha da büyümesine ve siyasi etik açısından ciddi bir güven kaybına yol açabilir.Sessizlik, çoğu zaman cevaptan daha yıkıcıdır.Eğer ortada bir yanlış anlaşılma, abartı ya da manipülasyon varsa, bunun en güçlü panzehiri delildir. Belgeler, faturalar, açık kaynaklı bilgiler… Kamuoyunun ikna olması için gereken budur.

Bu noktada Varol Esen’in çıkışı hem yerinde hem de demokrasi açısından kıymetlidir.Bu sadece Yavuz Ağıralioğlu meselesi değil; siyasetin finansmanı konusunda Türkiye’nin yıllardır yaşadığı bulanıklığın bir örneğidir.Bu ülkede artık hiç kimse, “Ben yaptım oldu” diyerek ilerleyemez.Her siyasi aktör, hem kendisine oy verenleri hem de genel kamuoyunu aydınlatmak zorundadır.

Özellikle yeni kurulan ya da küçük partilerin aniden büyük bütçeli organizasyonlar yapabilmesi, doğal olarak soru işaretlerine yol açıyor.Bu nedenle Ağıralioğlu’nun, şahsını ve partisini tartışmalı bir zeminde bırakmamak adına, en kısa sürede tüm detaylarıyla açıklama yapması kaçınılmaz bir sorumluluktur.

Unutulmamalı ki, siyasette güven bir kez kaybedildi mi, tekrar kazanmak neredeyse imkânsızdır. Hele ki bugünlerde, halkın siyasi kurumlara ve liderlere olan güveninin her geçen gün biraz daha zedelendiği bir ortamda…

Bu mesele sadece Yavuz Ağıralioğlu’nun değil, tüm siyasi liderlerin omzundaki ortak bir yükümlülüktür: Hesap verebilirlik.

**

Meblüt Abinin Not Defteri

“Yüzde 220 Kazıkla Hayaller Mercedes, Gerçekler Dolmuş”

Kahvede oturmuşum, önümde taze demli çayım, elimde gazete… Hâlâ basılı gazete alıyorum çünkü dijital gazete bana “sürgülü kapı” gibi geliyor, içim ısınmıyor.Eski topraklık kolay değil.Üstüne bir de “iki parmakla zoom yap” dediler, ben zaten yazıyı zor okuyorum, parmakla büyütüp daha da karıştırıyorum.

Neyse… Tam “ülke nasıl gidiyor” diye başlıkları tararken, mahallemizin girişimci ruhlu ama kendi girişememiş adamı Sadullah yan masaya ilişti.

– “Abi,” dedi, “bu eski arabalarla olmuyor artık. Bak Almanya’da yeğenim Mercedes’e biniyor, BMW’den iniyor. Sana da yakışan bu!”
– “Sadullah,” dedim, “ben daha geçen gün ön sağ camı elle açtım, kol kası yaptım. O araba emek ister!”
– “Yok abi,” dedi, “sana Alman teknolojisi lazım!”

Öyle bir konuştu ki, ne ara nasıl oldu anlamadım; çayı içmeden yeğenimi ararken buldum kendimi. Frankfurt’taki yeğen dedim, “Bana şöyle Alman’ın eliyle şekillendirdiği, gözyaşıyla cilaladığı bir Mercedes bul.” Çocuk sağ olsun, beş dakika sonra döndü:

– “Amca 250 bin euroluk bir tane buldum, rüya gibi. Ama hemen alman lazım!”
– “Alırım evlat, nasıl almayayım! Rüya gibi dedin mi, yaşlı kalp dayanamaz zaten!”

Sonra aklıma “devlet baba” geldi. Dedim ki bu işin gümrüğü var, vergisi var. Hemen mahallenin hukukçusu İrfan’a sordum.

– “Abi,” dedi, “bunun ÖTV’si var. Ama öyle böyle değil. Yüzde iki yüz yirmi!”
– “Kaç dedin İrfan?”
– “Yüzde 220.”
– “Yuh be evlat, onu sen değil de Bakan Mehmet Bey söylese inanmazdım. 2, 2, 0… Bunu yan yana koymak bile matematiksel şiddet!”

İçimden hesaplamaya çalıştım ama gözüm döndü. Oğlan dedi ki, “Amca arabanın fiyatı vergilerle birlikte yaklaşık 800 bin euro olur.” Türk parasına çevirdik… Tam 38 buçuk milyon lira.

O an benim suratım, dolmuşa “bozuk yok” diyen öğrencinin suratına döndü. Çay boğazıma dizildi.
Dedim ki:
– “Ben bu arabayı ancak Ziraat Bankası’nın promosyon çekilişiyle kazanırım.”
– “Ya da Almanya beni ithal eder!”

Sadullah hâlâ umutlu konuşuyor:
– “Abi leasing yaparız, kooperatif kurarız, ikinci el getiririz…”
Dedim ki:
– “Oğlum ben kredi kartına su faturası taksitlendiriyorum, sen bana 800 bin euroluk rüya satıyorsun!”

Hayaller Mercedes, gerçekler dolmuş. En son Sadullah’a dönüp:

– “Sadullah, git bana bir çay söyle. Hem de açık olsun, lüks harcama istemem. Devlet zaten lüks hayale bile vergi koyuyor!”

Not: Sayın Bakan Mehmet Bey’e buradan sevgiler… Sayıların kıymetini biliyoruz ama 220’yi vergide yan yana getirmek, biraz fazla oldu sanki. Bari yanına biraz sevgi katsaydınız da, hesap kabarırken içimiz ısınsaydı.

 

Bu yazı yorumlara kapatılmıştır.


HIZLI YORUM YAP

Veri politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız. Detaylar için veri politikamızı inceleyebilirsiniz.