KURTULUŞ KILINÇ

KURTULUŞ KILINÇ

16 Ağustos 2025 Cumartesi

Haydi! Oradan

Haydi! Oradan
0

BEĞENDİM

ABONE OL

Ülke ya da şehir yönetiminde bulunan insanları ilahlaştırarak ulaşılmaz mertebelere koyan bizim gibi kaç toplum vardır biliyorum ama çok olmadığına eminim.
Devletin kutsiyetinden yola çıkarak biraz da egemenlerin, yandaşları aracılığıyla mükemmel bir şekilde gerçekleştirdiği algı oyunları sayesinde bütün kavramları birbirine karıştırmış durumdayız.
Basit bir soru; İnsan mı devlet içindir yoksa devlet mi insan için? Haydi! Birilerinin damarlarına biraz daha fazla basalım; Yaşadıklarınız, yediğiniz, içtiğiniz, giydiğiniz şeyler gezdiğiniz yerler aynı olduktan sonra hangi ülkede ya da hangi yönetim şekli ile hayatınızı idame ettirdiğinizin bir önemi var mı?
Şunu ifade etmeye çalışıyorum; Kutsal olan (insan) (vatandaş olarak) siz değilseniz diğer kutsallıkların bir anlamı var mı?
Bir hayvan için kutsal saydığınız şeylerin ne önemi var?
Örneğin; Devlet kutsal mıdır?
Vatandaşına her türlü haksızlığı yapan, inancına göre yaşam hakkından tutun da fikir ve ifade özgürlüğüne varana kadar, geçmişte ya da gelecekteki hatalarında bile ‘bizden-sizden’ ayrımına uğradığı, sosyal medyadan adalet dağıtılan, geçmişte yapılan ya da gelecekte yapılacak hatalarda ‘dayı’sının gücüne göre muamele edilen insanların olduğu ve adaletin herkesin ağzında adeta bir sakıza döndüğü ancak herkesin kendi adaletini savunduğu bir ülkede devletin kutsallığından bahsedebilir misiniz?
Bizim ülkemizde siyasetçilerin sıkça kullandığı ve Şeyh Edebali’nin Osman Gazi’ye Nasihatleri olarak bildiğimiz sözleri bugün hayata geçirebilecek olsak kutsal olan devlet midir yoksa insan mı?
“İnsanı yaşat ki; devlet yaşasın” düşüncesinin hâkim olduğu ülkelerde devlet ve hükümet ayrımı bile çok bariz bir şekilde yapılmıştır ki biz henüz devletin kutsallığını konuşuyoruz. İş hükümete gelince bugün var yarın yok olan ve vatandaştan aldığı yetkiyle belirli bir süre devlete ve millete hizmet etmesi gerekenlerin bir zaman sonra kendisini ülkenin sahibi sanarak hareket etmesi de anlaşılabilir değil.
Gerçi geçiniz ana muhalefeti aldığı oy oranları binde sıfır virgül bilmem kaç olan partilerde bile koltuk savaşlarının yaşandığı bir ülkede devletin şahsi beka ve çıkarlarını ön plana çıkmasını ve devlet mi insan mı ayrımına gidecek varsayımların tartışılmasını da garip bulmak gerekir.
Başka ülkeleri geçelim kendi ülkemizden iki örnek vereyim size;
Birincisi muhalefetten olsun.
Daha bir-kaç hafta öncesine kadar ülkeyi kurtaracak (!) İkinci Kemal olduğu söylenen, devletin yönetiminde şürekasıyla birlikte ortak aklı hâkim kılacağı söylenen Kemal Kılıçdaroğlu’na bugün yanı başında bulunan bazı isimlerden ve gelecekte alan kapmaya çalışan perde arkasından çıkacağı günü bekleyen birkaç kişiden başka destek veren var mı? İşin garibi düne kadar bulunmaz Hint kumaşı mertebesindeki Kılıçdaroğlu’nun bugün ne kadar kötü bir siyasetçi/yönetici olduğunu söylüyorlar. Kuzum! Siz, düne kadar bu milletin başına böyle bir insanı nasıl layık görüyordunuz o zaman?
Haydi! Bir örnek de iktidardan verelim; Yeni Maliye Bakanımız Mehmet Şimşek dün seri halde birkaç sosyal medya paylaşımı yaptı. Siz ne yazdığına kendi hesabından bakarsınız. Ben yazdıklarını tersten okuyayım. Şimşek, kısaca şöyle demiş oldu; “Memur ve memur emeklilerine yaptığımız zammın yükünü tüm vatandaşlara yükledik. Geçmişte mali disiplinden taviz verilmiş ve bütçe açığı kontrol altına alınamaz olmuştu. Bu nedenle de kamu maliyesinde kalıcı bozulmalar oldu. Cari açıkla mücadele edilmeyince açık büyüdü ve ülkemizin risk primi yükseldi.
Bir de yaşadığımız deprem nedeniyle kaynağa ihtiyacımız var. Meclis’e sunduğumuz kanun teklifi ile deprem maliyetini de tüm vatandaşlarımıza yayacağız. Böylece depremin yol açtığı ilave maliyetlerin bütçe üzerindeki etkisini azaltmayı hedefliyoruz. Bir de önceki dönemde yapılan yanlışlar nedeniyle kontrol dışına çıkan cari açığı vergilerle kapatacağız.”
Yani iktidar da muhalefet de kafasına göre bir hayat yaşıyor ve her gelen kendince bir rota çiziyor. Biz de onların yanlışlarının bedelini ödüyoruz. Sonra da buna; ‘Kutsal devlet anlayışı’ diyoruz öyle mi?
Haydi! Oradan. Haydi! Oradan.

Devamını Oku

Zeydan Başkan’a Yol Göründü

Zeydan Başkan’a Yol Göründü
0

BEĞENDİM

ABONE OL

Sonda yazacağımı başta yazarak, yine kitabın ortasından başlayarak ifade edelim düşüncelerimizi; Seyhanlıların tüm tepkilerine rağmen Azim Öztürk’ü aday göstermekte direnen ve Abdullah Çalışkan’ın da MHP’den aday gösterilmesini engelleyemeyen Ak Parti’nin altın tepside sunduğu fırsat ile önce Seyhan ardından yine Ak Parti ve MHP’nin yanlış aday politikaları yüzünden Adana Büyükşehir Belediye Başkanı olan Zeydan Karalar için artık yolun sonu görünüyor.
Eline geçen fırsatı iyi değerlendiremeyen Zeydan Başkan’a en büyük tepki oy aldığı kişiler tarafından gösterilmeye başlandı. Bu konuya sonraki yazılarda gireceğim ama bence asıl mesele eğer CHP Kurultayı’nda Kemal Kılıçdaroğlu yeniden seçilerse o zaman başlayacak.
CHP içinde siyaset yapan insanlar önceki yıllarda yanlış yapan liderine/önderine/başkanına bile çatır çatır muhalefet ederlerdi. Son yıllarda bu huyları değişti ve Ak Parti’nin lidere biat kodlarına evrildi ancak aynı Türkiye’nin ne doğulu ne batılı olabildiği gibi CHP’liler de ne lidere biat kültürünü anlayıp benimseyebildi ne de kendi kodlarına dönebildi.
Son zamanlarda yaşananlara baktığımızda Tanju Özcan dışında kalan isimlerin açık açık muhalefet yaptığını göremiyoruz. Bunun nedeni de elbette koltuk hırsı. (Özcan da partiden atılacak olmasa aynı cesareti gösterebilir miydi o da başka bir konu.)
Yarım ağızla “mış gibi” yapıyor hepsi. Değişim adlı sakız hepsinin ağzında ama hepsi kendi düşüncesine göre bir değişim tasviri/tanımı yapıyor.
CHP’lilerin büyük ümit beslediği Ekrem İmamoğlu önce Cumhurbaşkanlığı adaylığı sürecinde havayı koklamak istedi. Uygun ortamı da buldu ama adayım demeye cesaret edemedi. Sonra; “Baba-oğul ilişkimiz var” dediği Genel Başkan Kemal Kılıçdaroğlu’na bayrak açıyormuş gibi yaptı. Elindeki sopayı yukarı kaldırdı ama o da ne; sopanın ucunda bayrak yoktu.
Geçtiğimiz gün de bir manifesto yayınladı. ‘Sözde manifesto’ demek sanırım daha doğru olur zira orada bile niyetini tam olarak ortaya koyamadı. Yine değişim sakızını ağzına aldı ve geveledi durdu. “Adayım” diyerek ortaya çıkacak cesareti gösteremedi. Gerçi haksız da sayılmaz. Muharrem İnce’ye Kılıçdaroğlu yandaşlarının nasıl kan kusturduklarını en iyi bilenlerden birisidir İmamoğlu.
Ekrem İmamoğlu’nun CHP’ye Genel Başkan olmak istediğini düşünmüyorum ben. Daha düne kadar Beylikdüzü’nde kimsenin bilmediği bir insanken bugün Türkiye’nin tanıdığı bir isim haline gelmesinin kaymağını daha uzun yıllar yiyebilme ihtimali dururken neden kendisini riske atacak işler yapsın ki? Bu ‘yumuşak muhalefet’ tarzıyla en azından önümüzdeki seçimlerde de İstanbul adaylığını garantilemek istiyor.
İşin kötü tarafı kendisini yakmasa da kendisi ile birlikte hareket edenlerin siyasi geleceğini yakıyor. O, bunu bilerek yapıyor olabilir ama İmamoğlu ile hareket edenler sanırım yakında iplerinin çekileceğini göremiyor.
Adana’ya gelirsek burada da işlerin bir garip ilerlediğini söylemek sanırım yanlış değil. Zira CHP Adana İl Başkanı Mehmet Çelebi, Kemal Kılıçdaroğlu’nu desteklerken Adana Büyükşehir Belediye Başkanı Zeydan Karalar ise Ekrem İmamoğlu ile hareket ediyor.
Daha önce Çelebi’nin milletvekili adaylığını engelleyen, parti içinde birçok ismi kızağa çeken, Kamuran Karaca, Ayhan Barut gibi isimleri sindirmeye çalışıp başarılı olamayan Zeydan Başkan kendisine bir cephe de ilde açmış görünüyor. Zaten yıllar öncesinden il örgütünü kendi adamları ile dizayn edip partide ‘tek adam’ konumunda olduğu için bunda bir beis görmeyen Zeydan Başkan kendinden emin bir şekilde yoluna devam ediyor.
İşin garibi Zeydan Başkan’ın yanında siyaseti iyi okuyabilen çok fazla insan olmayınca, olanları da Zeydan Başkan dominant yapısından dolayı çok da dinlemeyince gelecek ile ilgili yapmak istedikleri ile başına gelebilecekler arasındaki farkı göremiyor.
Zeydan Karalar’ın Ekrem İmamoğlu ile hareket ettiğini bilmeyen yok ama bunu kanıtlayabilecek olan da yok. Çünkü Başkan Karalar da aynı İmamoğlu gibi kaçak dövüşüyor fakat artık mızrak çuvala sığmıyor. Vücutlarını gizleseler de kafaları görünüyor.
Velev ki Kemal Kılıçdaroğlu’na kendisini aday göstertecek gücü olsa da Adanalının Karalar’a güveni ve oy verecek iradesi artık yok. Zeydan Başkan için artık yolun sonu geliyor.

Devamını Oku

Yaptığınız işin…

Yaptığınız işin…
0

BEĞENDİM

ABONE OL

Bu yazı ucundan kıyısından bir şekilde bu şehrin yönetiminde söz/pay sahibi olup da bugün bulunduğumuz konuma gelmemize katkı sağlayan herkese ithaftır. (Lafın tamamı aptala söyleneceğinden; “Onların dışındakiler üzerine alınmasın” diye özellikle bir cümle kurmak istemiyorum).
Gerçekten merak ediyorum; Hiç mi acımıyorsunuz bu şehrin insanına? Şehrin dokusunu, kültürünü, tarihini, kendine has duruşunu bozarken yüzünüz hiç mi kızarmadı/kızarmıyor?
Yahu! Bu şehir ülkenin lokomotifiydi. Hadi! Kabul, lokomotiflerindendi. Kendisi gibi üç şehir zor bulurdunuz. Şimdi öyle mi ya?
Atanmışlar zaten atanmış olduklarının bilinciyle sahip çıkmadı kente. Şehrin geleceği yanarken saçlarını tarıyordu onlar. Bugün varlar ise yarın nasılsa yoktular. Kuruldular masalarına gelen ağam, giden paşam. Çay, kahve eşliğinde yok oluşunu seyrettiler bir halkın. Çünkü kendi karısını, kızını, çoluğunu-çocuğunu bankamatikçi olarak yerleştirmişlerdi bile bir yerlere.
Seçilmişler… Onlara zaten diyecek söz kalmadı. Yatacak yerleri de yok. Toprak bile kabul etmiyor ki ölmek için yalvaran ama hala ölemeyenler var aralarında. İdeolojik saplantılarına kurban ettikleri kent insanını bir de elerindeki ekonomik güçle vurmaya çalıştılar. Bilerek ve isteyerek mahrum ettiler ki her şeyden, böylece kapısına gelip el pençe divan dursun insanlar önlerinde. Ayaklarına kapansın istediler.
O filmdeki meşhur replikte olduğu gibi; “Vallah! Sataram köyü ha!” dediler. Dünyanın en büyük köyü haline getirdikleri bir zamanların kutup yıldızı olan şehrin ışığını söndürdüler.
Biz de köy (!) satılmasın diye boyun büktük. Her şeyimiz elimizden yavaş yavaş alınırken üç maymunu oynadık. Bize dokunmadığı müddetçe yılanın bin yaşaması için çabaladık. Ne oldu sonra; Başı kesik horoz gibi nereye koştuğumuzu bilmeden bir oraya bir buraya savrulup durduk. Babası belli olmayan çocuklar gibi ortada kaldı köy ahalisi. Bu muydu bize reva olan?
Her tarafı cennetten bir köşe olan şehri cehenneme çevirmeyi başardılar. Bunu da öyle tereyağından kıl çeker gibi, bize hissettirmeden de değil, göstere göstere, acıta acıta, bağırta bağırta yaptılar. Hiç de utanmadılar. İşin tuhafı; Bugün tüm yüzsüzlüğü ile sokakta gezenlerine bakın eserleri ile de gurur duyuyorlar.
Geldiğimiz noktaya bakın, şehirle ilgili tartıştığımız konuları düşünün ne demek istediğimi daha iyi anlarsınız.
Hadi bir de şöyle bir soru sorayım; Bugün en başından en kıçına makam sahiplerine bir sorun bakalım şehir ile ilgili bir planları var mı? Yani planları mutlaka vardır da şehri geliştirebilecek, yeniden devler ligine yükseltecek, kültürünü koruyacak önemli ve gerçekten kentin ihtiyacı olan plan/programları var mı? Yoktur da velev ki varsa hemen ardına şunu ekleyin; “Onu yapacak yürekleri (!) var mı?” (Ne kadar kibar olduğumun farkındasınız değil mi? Yoksa yürek yerine yazabileceğim başka bir organ mı yok?)
Yazı başlığın devamını getirecek şekliyle şunları da sorun mesela;
Yaptığınız işin gerçekten hakkını verebiliyor musunuz?
Yaptığınız işin ardından kafanızı yastığa rahat koyabiliyor musunuz?
Yaptığınız işin sonunda dua mı alacaksınız beddua mı?
Son tahlilde kısa bir süre sonra bu ya şehri daha berbat hale getirmesi için birilerine yeniden yetki vereceğiz ve “Al bizi daha fazla geriye götür” diyeceğiz ya da “Yeter! Artık söz, bu kentin gerçek sahiplerinin” diyerek makus talihimizi yenmesi için bir isme yol açacağız. Peki, o isim nicec ahlaksız işlerin döndükten sonra isimlerin yer aldığı listelerde olabilecek mi? Ya da daha açık soralım; Kim o isim?
– Bu yazının içeriğine bir şehrin ismini özellikle yazmadım. Çünkü başta da belirttim. Lafın tamamı bu köşenin okuyucularına söylenmez. Onlar benim nereden ve kimden bahsettiğimi çok iyi anladılar ve şunu da biliyorlar; Bu yazıda hedef alınan kim varsa onlar da direkt kendilerine yazıldığının farkındalar.

Devamını Oku

Kurban Olsun

Kurban Olsun
0

BEĞENDİM

ABONE OL

İbrahimce verdiğin söze sadık olmanın, İsmailce teslim olmanın lezzetini unuttuğumuzdan beri tadı tuzu kalmadı bayramların.
Bireyselcilik hastalığına tutulduğumuzdan bu yana toplumsal hiç bir şeyin lezzeti yok.
Ne güzel bayramlar yaşardık oysa. Günler öncesinden alınan kurbanlıklarımız daha bayram gelmeden coşkusunu yaşatırdı bize. Arkadaşlarımızla aramızdaki en büyük eğlence kimin kurbanlığı kendisine daha çabuk alışacak mücadelesiydi. Ailesi keçi kesecekler elbette yarışa bir sıfır geriden başlıyordu. Kurbanlıklar bize alıştıktan sonra bu kez kurbanlık yarışları başlardı. Aynı hizaya getirdiğimiz koyunların iplerini boyunlarına dolar ve sonra aynı anda koşmaya başlardık. Birinci gelen kurbanın sahibinin havasından geçilmezdi.
Bizim ev, halamlar ve amcamlar ile yan yanaydı. Sülalenin erkekleri hep birlikte namaza giderken hanımlar ise bayram kahvaltısına özel hünerlerini sergilemeye girişirdi.
Kurbanımızı rahmetlik eniştem keserdi. Sülalenin gençleri de gönüllü yardımcılarıydı. Önce büyük olduğu için amcamların kurbanı kesilirdi. Bu, onlar için bir avantajdı ama ilk onların kurbanı kesilip ilk mangal orada yanmaya başlayınca hele bir de kurban kesemeyen komşu ve akrabalar bayramlaşmaya gelince bu avantaj kurban etinin neredeyse bir günde bitmesi gibi bir dezavantaja dönüşüveriyordu. Şimdi düşünüyorum da kim olsa buna elle bin tane laf söyler, bir sonraki bayram aynı şeyler yaşanmasın, kurban eti bir günde bitmesin diye çeşitli bahanelerle insanları uzaklaştırmaya çalışırdık çoğumuz ancak hem merhum amcam hem de yengem bu konuda eli de gönlü de çok geniş insanlar oldukları için bunu hiç dert etmiyorlar bilakis insanların kalabalık bir bayram gününde gülerek, eğlenerek, çeşitli oyunlar oynayarak evlerinde geçirdiği vakitten bir hayli memnunlardı.
Günümüz gençlerine bunu anlatmak biraz zor gibi. Ortamın hayali bile birilerine ‘kal’ getiriyor. Düşünsenize geleni ile gideni ile en az elli kişiye adeta bir garson havasında hizmet edenler bundan usanmak, yakınmak, yorulmak, şikayet etmek yerine zevkle, neşeyle bayramın tadını çıkarıyorlardı.
Babam bildim bileli ibadetlerine çok düşkün bir insandı. Kurban ibadetinde diğer ibadetlerinde olduğu gibi her vakit samimi davranırdı. Özellikle kurban etlerinin dağıtımı noktasında çok hassas davranırdı. Annem akşama kadar etleri pay etmekle uğraşır ama bundan asla gocunmazdı. Hatta herkesin sevdiği bölümleri ayrı ayrı poşetler ve ona göre dağıtmamızı isterdi.
Kurban kesim ve et dağıtım telaşımız bitince artık hem bayramlaşma hem de harçlıklarımızı alacak olmanın heyecanı başlardı.
Ete, şekere ve muhabbete doyduktan sonra artık arkadaşlarımızla bayram sevincimizi sonuna kadar yaşardık.
Hasılı, bu cümleyi hiç sevmesem de; bayramlar eskiden bayram, kurbanlar eskiden kurbandı. Ben çocukluğumda; “Komşular kesiyor, bizim çocuk da çok istiyor” diyerek kurbanlık(!) alan kimseyi hatırlamıyorum. Bayramda ailesini ihmal edeni de bilmiyorum. Bugünse aylar öncesinden otel rezervasyonları yapılır oldu. Bayram dediğiniz günü otel odasında, havuz başında geçiren insanların bayramların değişen ruhundan şikayet etmeleri kadar samimiyetsiz çok az şey vardır.
Son tahlilde yaşayacağımız bu bayramı da bizlere verilen birer fırsat olarak görmemiz gerekiyor. Hem ailemize hem toplumumuza hem de Yaratan’a karşı bir teşekkür vesilesi olarak görmeliyiz. “Nerede o eski bayramlar?” diye yakınanlara “İşte burada” diyerek bayramı yaşamalı, yaşatmalı ve kurbanın ruhuna uygun davranmalıyız ki bayramlar bayram ola…
Hepinize mutlu, huzurlu ve bayram gibi bir bayram olsun.
Selam olsun İbrahim’e, İsmail’e ve Hacer’e. Selam olsun onların yolundan gidenlere. Helal olsun Allah’ın rızasını gözeterek bayram edenlere. Kurban olsun canımız, varımız, hayatımız Alemlerin Rabbi’ne

Devamını Oku

Bazı Kurum Amirleri Hükümete Karşı Toplantılar Düzenlemiş

Bazı Kurum Amirleri Hükümete Karşı Toplantılar Düzenlemiş
0

BEĞENDİM

ABONE OL

Seçimlerden önce bazı duyumlar almıştım. Bunu da bu köşeden sizlerle paylaşmıştım. Hatta biraz daha rahat bir alan olduğu için sosyal medya hesaplarından çok daha ayrıntılı biçimde yazmıştım. Geldiğimiz noktada ne kadar haklı olduğum bir kez daha ortaya çıktı.
Bahsi geçen yazıda Ak Parti’nin atadığı bazı üst düzey bürokratların Ak Parti’nin seçimi kazanamaması halinde bile koltuklarını koruyacaklarını iddia ettiklerini hatta bunun için de astlarını ikna etmeye çalıştıklarını belirtmiştim.
Gerçekten de o iddialar doğruymuş.
İşin garip tarafı Ak Parti’nin atadığı bu üst düzey bürokratların öyle bir iki kurumda olmadığıydı. Şu ana kadar kesin tespit ettiğim en az 5 kurum var. Bu kurumların amirlerinin bazen özel görüşmelerle, bazen ulu orta ama ima ederek Ak Parti iktidarının yıkılacağını bu yüzden sosyal medya hesaplarında ya da açık konuşmalarda dikkatli olmalarını astlarına salık vererek aslında aba altından sopa göstererek bunu yapmış olmalarıydı.
Şimdi bir takım insanlar diyebilir ki; “Kardeşim ne var bunda? Ak Parti iktidarında kurum amiri oldu diye bir bürokrat başka bir partiyi tutamaz mı?” Hemen cevap vereyim; Neyi/kimi/hangi partiyi istiyorsa onu tutabilir. Bence hiçbir mahsuru yok. Sorun şurada; Bütün dünyada siyasi irade kendisiyle çelişmeyecek, çizdiği ilkelere bağlı kalacak ve bir sonraki seçimde daha çok oy almasını sağlayacak isimleri üst düzey pozisyonlara getirir. Bu insanlar da bu pozisyonlara Ak Partili referansları sayesinde getirilmiştir. İşte bu yüzden o pozisyona geçene kadar gelene ağam gidene paşam derken yetkiyi aldıklarında “Ben kimseyi tanımam” tarzındaki tavırda olanlardan önce onların o makama gelmesine referans olanlardan hesap sorulması gerekir.
Şimdi size basit bir soru; Son birkaç yıldır Adana bürokrasisine atanan üst düzey bürokratlara bir bakın bakalım. Kaç tanesinin gerçekten işinin hakkını verdiğini söyleyebilirsiniz. Şahsen tanışıp tanışmadığımız önemli değil ama birçoğunu gıyaben tanıyan ve takip eden birisi olarak şunu rahatlıkla yazabilirim; bu sayı bir elin parmağını geçmez.
Gerçekten gayretli, işini düzgün yapan kişileri tenzih ederek yazıyorum; Adana bürokrasisi yeniden dizayn edilmeli ve şimdiye kadar koyulan hedefler doğrultusunda millete dokunan hizmetler yapanlar taltif edilerek diğerlerine teşekkür edilerek daha çok Adana’da yaşamış, Adanalıların bildiği, sevip saydığı kişiler işin/kurumların başına geçmeli.
Ben şimdilik bu konuyla ilgili bir giriş yapmış olayım. Biliyorsunuz yazılarımda isim vermekten hiç çekinmem. Gerekirse hem kurum hem kişi isimlerini de vereceğimiz bir yazı daha yazarız.
Böylece yemek yediği kaba pisleyen bu kişileri kamuoyu daha yakından tanımış olur.
YAKINDA BOMBA PATLAR
Kurum amirleri yukarda saydığım işleri yaparken altta bulunan birileri de yüzyılın seçimi olarak adlandırılan seçimlerin kritik öneme haiz olmasından kaynaklı karışıklıktan yararlanarak görevini kötüye kullanmış ve maddi manevi çıkar elde edecek işlere imza atmışlar.
Bazıları ile ilgili soruşturma başlatılmış, bazılarıyla ilgili de belgeler toplanmaya başlanmış. Duyumum o ki bu kişilerle ilgili o kadar yoğun şikâyetler olmuş ki bazıları topu üstlerinden atmak için kendi amirlerini suçlamaya ve onlarla ilgili doğru/yanlış bilgileri birilerine aktarmaya başlamış.
Yukarıda yazdığım ilk bölümle bu bölümü birleştirerek düşünün hâl-i pür-melâlimizi… Cumhurbaşkanı ülkeyi devler ligine çıkarmaya çalışıyor. Ortaya bir vizyon koyuyor. Onun bürokratları ise Adana’da olmayacak işlere imza atıyor. Kendi çıkarlarından başka bir şey düşünmüyor.
Yakında bu konuyla ilgili de bomba patlar patlamasına da gelen gideni aratacaksa o zaman yine Adana’ya yazık olur.
Bu kent kendi içinden dürüst, çalışkan, idealist ve işini hakkaniyet ile yapacak insanları çıkarıp başa getirmediği müddetçe kaybetmeye mahkûm.
Yetkililere sesleniyorum; Gelin bu makûs talihi değiştirelim.

Devamını Oku

Veri politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız. Detaylar için veri politikamızı inceleyebilirsiniz.