13 Şubat 2026 Cuma
Adana Anakent Belediye Başkanı Zeydan Karalar’ın, Silivri’de geçen yedi aylık tutukluluk sürecinin ardından özgürlüğüne kavuşması yalnız Adana’da değil, yurdun dörtbir yanında ilgiyle izlendi, medyanın ilgi odağı oldu… Bunu siyasetçinin alanlara dönmesi gibi düşünmeyin; çevrenizde baktığınızda kimler yok ki öyle? Adana’daki başka bir istenç, başka bir çaba, başka bir uğraş…
Bunu ben söylemiyorum; CHP ile ilgisi olan/ olmayan herkesin dilinde Karalar… Elbette bunda Başkan Karalar’ın yurttaşla kurduğu duygudaşlık kadar İl Başkanı Anıl Tamburoğlu’nun, yüzlerce kilometre yolu yürümeyi göze alan gençliğin, ilk günden son güne dek kurulu çadırı diri tutan Adanalıların, yanında duran basının payı da vardır…
Karalar Silivri’deydi, ama Adanalı tüm yüreğiyle onun yanındaydı, yalnız bırakmadı. Bu toprakların ter döken çiftçisinden, kent merkezindeki esnafına dek herkes, bu süreci bir haksızlık odağı olarak gördü. Adanalıların sergilediği bu sarsılmaz dayanışma, bu dinmeyen çığlık daha önce tanık olunan bir olgu değildi!
Zeydan Karalar’ı tanıdık birçok isimden ayıran temel özellik, onun doğrudan insanla kurduğu bağdır, arasında oluşturduğu öyküdür, insansever yanıdır, duygudaşlığıdır, toplumculuğudur.
Karalar, Anakent Belediye Başkanı’ydı; tamam… Ancak Silivri süreci onu salt Adana’ya hapsetmedi, yurt geneline taşıdı… İçeride tutulma nedeni, sonuna dek doğrularını savunması, suçlamalardan kaçınmaması, anlattıklarına yalnız Chp’ye yakın isimlerin değil, “iktidara” yakın olanların da inanması, içeride “haksız yere” tutulduğunun dile getirilmesi, en önemlisi Adanalı üzerinde oluşturduğu güven nedenlerinden bazıları…
İşte bu gelişmelerin ardında, medyada “Zeydan Karalar cumhurbaşkanı adayı mı” sorusuna yanıt aranmaya başlandı… Seçimin ne zaman olacağı belli değil; bu günün koşullarında “iktidarın” seçim gibi bir olguya kapı aralayacağını da sanmıyorum. İBB Başkanı Ekrem İmamoğlu adını açıkladı, neler yaşanıyor görüyorsunuz… Ankara Anakent Belediye başkanı Mansur Yavaş’ın adı geçecek oldu, belediyede bulunmayan eksik “susuzluğa” değin uzandı…
Karalar, Adana’da uyguladığı halkçı belediyecilik modelini tüm ülkeye yayma potansiyeli taşıyor. Silivri sonrası oluşan bu güçlü dalga, onun dürüst, ödünsüz, çalışkan kimliğiyle birleşince adaylık tartışmaları kaçınılmaz olsa da zamanlaması iyi yapılmalı…
Türkiye, artık hukuku talan eden değil, yaşatan; üreticiyi ezen değil, yücelten isimler arıyor. Zeydan Karalar, bu beklentilere yanıt veren duruşuyla konuşuluyor. Adana’nın desteğiyle perçinlenen bu yükseliş, onu Türkiye’nin geleceğinde kilit bir noktaya yerleştiriyor. Günü geldiğinde konuşulacak, ancak önce Adanalı Karalar’ın göreve dönmesini bekliyor…
Seçimle işbaşına gelenlerin, adlarını “ulusal istenç” olarak tanımlayarak, “seçmeni” işlevsizleştirme çabaları insanlara neler yaşatıyor görüyoruz… Taşıdıkları “dokunulmazlık” kalkanının ardına sığınarak, kimi zaman da “seçilmiş” olmanın verdiği güçle “her şeyi yaparım” gücüne bürünenleri gördükçe, “demokrasi” kavramını sorgulamayanımız kalmıyor! Hani, “demokrasi” halkın yönetimiydi ya, siyasal gücün halkta olduğu, seçmenin devletin karar alma süreçlerine katıldığı, yöneticileri belirlediği, kimin “iktidar” olmasına karar verendi ya…
Öyle miydi gerçekten? Seçmen, demokrasinin canevi miydi? İstencini yönetime taşıyan, devletin sürekliliğini sağlayan kişi miydi seçmen. Oy hakkı, yurttaşlık bilincinin en görünür biçimi, sandık başında kullanılan her oy toplumun geleceğine ilişkin ortak sözleşme miydi? Seçmen; tartışmalarda, örgütlenmelerde, toplumsal değerler konusundaki kararlarda, var olma/ doyma çabasında, gelecek için öngörülen beklentilerde neredeydi? Demokrasi yalnızca sandıkla sınırlı değildi; bağımsız yargı, özgür basın, örgütlenme hakkı, kuvvetler ayrılığı gibi kurumlarla anlam kazanıyordu.
***
Şöyle denir; Seçmen, istenciyle siyasal gündemi, hangi politikaların/ hangi değerlerin öne çıkacağını belirler… Doğrusu, olması gerekeni de budur! Seçmen, değerlendirmesini yaparken dünü ile bugününü karşılaştırır, ekmeğinin boyutuna, güveninin/ umudunun gerçekleşmesine, seçilenlerin ödevlerini yerine getirip getirmediğine bakar doğal olarak! Dünden güzelse her şey, değerleri korunmakla kalmayıp değer kazanmışsa, erinci/ gönenci artmışsa, pazarda/ markette gereksinmeleri kolayca karşılıyorsa, çocuklarını sevindirip istedikleri eğitim aldırıp/ sağlık sorunlarında zorlanmıyorsa sorun yok demektir.
Ancak bunların hiçbiri gerçekleşmediği gibi, bir de sorunlar daha da kabarmış/ daha da doyulması zor koşullar yaşanmaktaysa, verilen sözler unutulduğu gibi bir de yerinde durmuyorsa/ baştan beri karşı olduğu partilerle flört etmeye başlamışsa, bırakın kendine oy veren seçmeni savunduklarından vaz geçme nokrasına gelinmişse, omurga yitimine uğramışsa…
***
Siyaset, ilke/ değer kavramlarının yarıştığı bir alan olmaktan çıkıp, kişisel geleceklerin, koltuk hesaplarının, “transfer” pazarlıklarının döndüğü bir borsaya dönüşmüşse ne denir buna? Seçmenin, belli bir dünya görüşüne, belli bir programa inanarak/ güvenerek verdiği oyu, bir bakıma “fırsat” bilip, taban tabana zıt partilerin kapısına taşıyanları gördükçe, o “ulusal istenç” masalına kim inanır? Ya da bu dönüşün altında kim “gerekçe” aramaz?
Kendi seçmeninin yüzüne bakmaktan çekinmeyen, dün “ak” dediğine bugün “kara” diyen, parti değiştirmeyi gömlek değiştirmek kadar sıradanlaştıran bu savrulma, yurttaşı/ seçmenin yok saymanın da ötesinde çürümenin de belirtisinden başka bir şey olamaz! Seçmenin en demokratik hakkı olan “oy” vermek; “oy” verdiği ismin istediği gibi davranması, istediğini yapması, haklarını yok sayması, nalıncı keseri gibi kendine yontması, sıkıştığında sorumluluktan kaçması, yaptığı yanlışların bedelini ödememesi anlamına gelmemeli…
***
İşin en acıtan yanı da şu: Seçmen, pazar filesini dolduramazken, her geçen gün yaşam niteliği biraz daha geriye giderken; seçtiklerinin, o “dokunulmaz” zırhın ardında katlanan gönenci… Seçmen, ay sonunu getirebilmek için kırk dereden su getiriyor, çocuklarının geleceğinden her gün bir parça daha eksiliyor, alanlarda “doymuyoruz” diye çığlık atanlar engelleniyor! “Halkın yönetimi” diye adlandırılan “demokrasinin” içinde, baş aktörler/ söz söyleme yetkisi olanlar/ yurttaşı temsil etme yetkisi alanlar nerede?
Şunun altını çizmek gerek; siyaset, toplumun sorunlarına çözüm üretme aracı olmaktan çıkıp, seçilenin/ yakın çevresinin yaşam niteliğini yükseltme “biçimine” dönüşmüşse, haksız gelir etmesinin önünü açmışsa, “nereden buldun” sorusunun yanıtı bulunamıyorsa “yanlış” var demekti! Seçmen hastane kuyruğunda, geçim derdinde, eğitim çıkmazındayken bir de…
***
Peki, bu tıkanmışlıkta, bu tersyüz edilmiş değerler sarmalında “Ne yapmalı?” Seçmen, “izleyici” değil, bir “denetleyici” olduğunu anımsamalı, kendini yenilemeli, kendisine verilen sözleri unutmamalı, istencini pazarlığa çıkaranlara/ omurgasızlığı pazarlık konusu yapanları sandıkta kapıyı göstermelidir. Oy vermek dışında sendika, dernek, yerel örgütlenme, özgür basın aracılığıyla da denetim gücünü kullanmalıdır. Sartre “eğer insan açlıktan ölüyorsa, seçim hakkının ona ne yararı olabilir” diye soruyor haklı olarak.
Demokrasi, seçilenin seçmene egemen olduğu bir güç olamaz! Tersine seçmenin, seçilene hesap sorduğu bir sorumluluk rejimidir. Unutmamalı ki; seçmen “asıl”, seçilen “vekil”dir. Gerçek bir demokrasi, salt sandıkla değil, bilinçli/ sorgulayan bir seçmenle anlam kazanır!
Yaşamın yapı taşı güvenle umuttan oluşur… Daha ötesi yok ki… Güven, insanın içindeki kimsenin sarsmayacağı yapı taşıdır; umut ise geleceğe doğru açılan ışıklı yol, sabah doğan güneş, aydınlık yarınlardır… Bu iki duygu, birbirini tamamlayan iki kanat gibi taşır insanı. Güven olmadan umut, boş bir düşe dönüşür; umut olmadan güven, donuk bir alışkanlığın içinde yitip gider.
Sabah kalkıyorsunuz, işinizin olduğu yere koşturuyorsunuz, gelecek beklentileriniz var, birlikte yol aldıklarınız var, eşleriniz var, çocuklarınız var; yok mu, yaşamıyorsunuz demektir! Yalnız yemek için yaşamaz insan, gelecekte görebilecekleri için de yaşar, hayalleri için de yaşar, düşündüklerinin gerçekleşmesi için de yaşar, bildiklerinin gülebildiklerini görebilmek için de yaşar… İşte bunun tamamında hem “güven” duygusu, hem de “umut” vardır! Kimin söylediğini bilmesem de, “umutsuz yaşanmaz” sözünü canevimde taşırım hep…
***
Umut yıkıldığında önce güven sarsılır… Öyle olmuyor mu bakın çevrenize! Güven duygusu görebiliyor musunuz? Bir de “insanın olduğu yerde bunlar yaşanır” diyenler de çoğaldı biliyor musunuz? İnsanların birbirine güvenmemesi olağanmış, “ince elenip sık dokunulması” gerekliymiş, herkese/ her şeye “kuşkuyla” yanaşılmalıymış… Yaşam böyle kaçarak/ gizlenerek/ yüzünü karalayarak/ ne olduğunu saklayarak/ kırk surata dönüşerek sürer sanki… Bunca olgu birlikte varsa, onun adı yaşam olmaz, gelecek olmaz, böyle insanlık da olmaz…
Sokağa yalnız çıkamayacaksınız, sevinemeyeceksiniz, gelecek yaparken aldatılmadığınızı düşünemeyeceksiniz, çocuğunuzu okula gönderirken sevinemeyeceksiniz, gelecek hayali kuramayacaksınız, seçtiğiniz politikacıyı sorgulayamayacaksınız… Yaşam böyle bir şey mi, böyle karabasanlarla dolu bir süreç mi? Olmamalı…
***
Birkaç gündür çok koşuluyor biliyorsunuz, gündemin karartısı bilinmesin/ anlaşılmasın diye… Bunu “iktidar” sıkça da yapıyor, istediği gibi de yönlendiriyor, medyasıyla algıyı yayabiliyor! Aslında CHP’li olmayan, ancak Ankara Keçiören’de CHP’li seçmenin oyuyla Belediye Başkanı seçilen Mesut Özarslan’ın tutumu, güvenin/ umudun nerelere sürüklendiğini bir kez daha gösterdi! Aylar önce başkaları da yaşandı, şimdi de benzeri yinelendi; oyunu aldığı seçmene inat CHP’den istifa etti!
Yolsuzluğu, hırsızlığı konusunda söylemeyeceğim şu; bu yurdun yasaları var, varsa suçu cezasını son gününe dek çeksin! Yurttaş yokluk/ açlık içinde kıvranırken bunlar soygun yapıyorsa, insanların haklarını yiyorsa, taşıdıkları “halkın istencini” kötüye kullanıyorsa “en kötüsünü” yaşasın, açlıkla/ yoklukla sınansın; umurumda değil! İnsanların yaşam kaynağı güveni/ umudu yok ediyorlar, kurdukları hayalleri karartıyorlar, gül dikecekleri yolları dikenliyorlar; ona kızarım!
***
Her ne zorluklar yaşansa da, ne denli delice sorunların içinden geçiliyorsa da, ne denli yaşama egemen olan “iktidarın” katı tutumundan gökte uçan kuşlar/ dağlardaki yaban yaşamı/ denizdeki balıklardan daha çok insanlar etkileniyor olsa da yaşam sürüyor… Gecelerin nasıl geçtiği bilinmez ama, günle birlikte herkes yaşamın içinde; kimi işine koşturuyor, kimi beklentisiz yürüdüğü yolları adımlıyor, kimi bitmez/ tükenmez eksiklerini dolduracak kapıları zorluyor…
Bu nereye sürecek ki böyle? Çalışacaksınız doymayacaksınız, çocuğunuzu sevindiremeyeceksiniz, yaşamın tutunacak güven/ umut dallarına sarılamayacaksınız, başkasının değil/ kendinizin “seçme hakkını” kullanarak oy verdiğiniz adaya güvenemeyeceksiniz… Yaşam böyle değersiz, böyle anlamsız, böyle bilinmezliklerle mi sürüp gidecek?
***
Hayır, böyle gitmemeli… Bakın Adana ne yaptı gördünüz. Yedi ay boyunca Silivri’de tutulan Anakent Belediye Başkanı Zeydan Karalar için Adanalı bir gün yılmadı, geri adım atmadı, güvenini/ umudunu yitirmedi. Meydanlarda sesini yükselten, sokaklarda dayanışmayı büyüten, Karalar’ın adını anan yurttaş, aslında güvenin/ umudun nasıl diri tutulabileceğini gösterdi. Bu olgu, Karalar’ın arkasında durmak kadar, yaşamı da bilmenin anlamıydı aslında.
Güven/ umut, bireyin olduğunca toplumun da en sağlam yapı taşıdır. Adana’nın çığlığı, bilenin yolunu aydınlattı. İnsanların birbirine inanması, yarına ilişkin hayal kurması, haksızlığa karşı ses yükseltmesi, işte bu bağla olası… Umutsuz yaşanmaz; güvenle umut yan yana durduğunda yaşam, en karanlık günlerde bile aydınlık yarınlara yürür. Adanalıyı bilen bilir; güven/ umut onun içinde bambaşka bir yerdir…
Kucaklaşma buluşmasında “sizin güzelliğinizi, olağanüstülüğünüzü, dayanışmanızı, birlikteliğinizi, özelliğinizi, özgürlüğünüzü lafla anlatamayız” diye seslendi, dün sabahın ilk ışıkları daha Adana’yı aydınlatmadan, Silivri’de nedeni belirsiz biçimde geçen yedi aylık dört duvar arası tutukluluğunun ardından, Adana gibi Başkan/ Zeydan Başkan…
Aslında bir gün önce buluşma yeri olarak Uğur Mumcu Alanı duyurusu yapılmasına karşın, bunun bir miting değil de/ bir kucaklaşma olacağından il binası önünde gerçekleşmesi uygun bulunmuştu. Bir miting havasında değil de, daha yakın/ birbirine dokunan/ daha gülüşleri muştulu bir buluşma olması beklenirken, mitinge dönüşmüştü! İl binasının önü yeterli olacağı beklenmiş, ancak yolun yalnız tek yönü değil, karşı yönü de trafiği zorlar biçimde dolmuştu. Onlarca gün sonra Zeydan Başkan buradaydı, gün içinde Niğde’de miting düzenleyen Genel Başkan Özgür özel’ de ayağının tozuyla bu “kucaklaşma” buluşmasına katılmıştı…
***
Yılmaz Özdil’in “Adanalı, birini severse Allah’ına gurban, der… Bir kent insanına bu denli sahip çıkar ancak. Zeydan Karalar işte tam da o adam” sözünü yabana atmayın! Adanalı sevdiği zaman böyle sever, gözünün tutmadığını/ huylandığını da yaşamı çarmıha gerilse tutumunu ortaya kor! Bunu, Adana’nın kuzey ilçelerinde yorumlayanlar “bizim çoğumuz keçi etini severiz, inatçılığı/ seçiciliği/ doruklara tutunuşu ondan almışız” der.
Halkın bu sevgisini “hak etmek” kolay mı? Değil elbette, özellikle Adanalı için bu daha zordur! Dedim ya; inatçıdır, istediğini bilir, gerektiğinde yalın ayak dağların doruklarına tırmanır… Aslında Ahmet Arif’de Çukurova’yı tanımlarken benzer sözler kullanmıştır, demiştir ki: “çukurovam/ kundağımız, kefen bezimiz/ kanı esmer, yüzü ak/ sıcağında sabır taşları çatlar/ çatlamaz ırgadın yüreği./ dilerse buluttan ak,/ köpükten yumuşak verir pamuğu/ külhan, kavgacıdır delikanlısı,/ ünlü mahpusanelerinde anadolumun/ en çok çukurovalılar mahpustur,/ dostuna yarasını gösterir gibi/ bir salkım söğüde su verir gibi/ öyle içten/ öyle derin/ türkü söylemek/ küfretmek/ çukurova yiğidine mahsustur…”
***
Bir yıl geçti aradan değil mi? Özgür Özel o zamandır alanlarda… Onlarca miting/ eylem düzenledi… Bugün, aynı gün içinde bu ikinci otobüsün üstünden halka seslenişi işte… Böyle kaç günü geçmişti, yurdun dörtbir yanında; anımsayın. Onun enerjisini, gittiği yerde halkın üzerinde bıraktığı izlenimi, on yıllardır tanık olmadığımız havayı estirmesini, alanı dolduranlarla kurduğu ilişkiyi gerçekten seviyorum… Asık suratlı olmamasını, yurttaşla arasında “öykü” oluşturmasını kimi salonsever/ halkın arasına karışmaz/ pazar esnafını dolaşmaz politikacılar tepkiyle karşılıyor, trollerinden de destek alıyorlar; biliyorum… İnanın duymuyorum bile, Özel’i önemsiyorum…
Karalar’ın, sözünü “bizim yolumuz sizin yolunuzdur, bizim yolumuz Mustafa Kemal Atatürk’ün yoludur; önce adalet, önce hukuk, önce demokrasi” diye bitirmesinin ardından konuşan Özel, “bu otobüsün üzerinden şu sözü vermiştim; ‘gideceğiz, mücadeleyi sonuna kadar vereceğiz, bu otobüsün üzerine Zeydan Başkanla birlikte çıkacağım’ demiştim, işte bugün o gündür” diye başladı sözlerine… Alan, Ellerinde bayraklar, dillerinde “Adana gibi başkan” sloganı susmuyordu…
***
Şunun altını çizmem gerekir; Başkan Karalar’a yapılan bu içten duruşta, Adanalının yüreğinde yer edişinde, gençliğin binikiyüz kilometre yol alışında, Adana’da bitmeyen nöbetin sürmesinde İl Başkanı Anıl Tamburoğlu’nu bunun dışında tutmak haksızlık olur… Kucaklaşmanın ilk konuşmacısı olarak “hepinizin emeği çok, hepiniz alın teri döktünüz, hepinizin önünde saygıyla eğiliyorum” sözleri alanda hoşgörü örneği oldu…
Karalar’ın hangi sözünü alacağımı, hangisini öne çıkaracağımı bilmiyorum; hepsi birbirinden anlamlı… Ne diyor bakın; “Eşim Nuray ben tutukluyken mitinglerde, konuşmalarında ‘Bizi de sever ama Adana’yı daha çok sever’ dedi. Ben elbette ülkemi, kentimi, sizleri çok seviyorum…” Adanalı da Zeydan Başkanı seviyor, öyle ki; bir an görevinin başına geçmesini, “kucaklaşmayı” halkla bir araya gelerek sürdürmesini, özellikle adalet arayışının ne denli yaşamsal olduğunun bilinmesini istiyor. Çok şey mi?
Bir kendini bilmez, yaptıklarından utanmaz, “iktidar” koruyucusu yüklenicisinin sözlerine dayanılarak, bir temmuz sabahında evi aranan, o sırada Adana dışında olduğu için Adanalıların uzağında gözaltına alınan Adana Anakent Belediye Başkanı Zeydan Karalar, yedi ay sonra özgürlüğüne kavuşurken, içeride benzer haksızlıkla tutuklu bulunanların serbest kalmayışına tepki göstererek “öncelikle içeride bıraktığım başta Ekrem Başkan olmak üzere tüm başkanlarıma selamlarımı iletiyorum, onları bırakıp çıkmak benim için buruk bir sevinç, onların da kısa sürede çıkacağına inanıyorum…” dedi.
Yedi ay… Bir insanın yaşamından bu denli bir zamanı almak, eşinden/ çocuklarından/ yakınlarından uzaklaştırmak, koca bir kitleyi bu eksende toplamak… Ne oldu sonunda görüyorsunuz! Her yalanın, her haksızlığın, her güneşi balçıkla sıvamaya kalkışmanın bir sonu varmış demek ki… “Adalet bir gün herkese” gerekeceğinden, herkesin bu duyarsızlığa tepki göstermesi gerekiyormuş demek ki… Şamil Tayyar bakın ne diyor; “Karalar suçlu bulunup ceza alsa bile ancak bu kadar yatardı”!
***
“Karalar suçlu bulunup ceza alsa bile ancak bu kadar yatardı!” Bunu söyleyen, “muhalefetten” bir isim değil, “iktidarın” bilinen, ne olursa/ olsun “iktidarı” destekleyeceğini sürekli yineleyen bir isim! Ama yedi ay içeride tutuldu, bir de “tutuklu bulundukları süre göz önüne alınarak, yurt dışına çıkış adli kontrol koşuluyla” serbest bırakıldığı belirtildi! Ortada gezinen belgeler gerçek olsa bile içeride tutulacağı süre hem “ne çok” bu kadar olacak, hem de serbest kalırken “yurt dışına çıkış adli kontrol koşuluyla” denilerek cezasının dışarıda da sürmesi istenecek! Tayyar ne diyordur buna acaba?
Şunu biliyorsunuz; Karalar hiçbir zaman yargılanmaktan kaçınmadı, bir suç/ bir eksik/ bir yanlış varsa bedelini ödemekten kaçınmadı, ancak tutuksuz yargılanarak… Suçluluğu kanıtlanmadan “suçlu” sayılarak değil, şu an içeride bulunanların “iktidar medyasında” kirletildiği gibi değil!
***
Herkes soruyor, Yılmaz Özdil bile en son söyleşilerinden birinde “Adanalıyık, Allah’ın adamıyık” sözünün, Çanakkale Savaşı’nda özel bir konumu olduğunu, İngilizlerin dikkatini çektiğinin altını çizerken “Adanalı, birini severse Allah’ına gurban, der… Bir kent insanına be denli mi sahip çıkar ancak. Zeydan Karalar işte tam da o adam… Tüm politikacıların Adana’da yaşananlardan örnek alması gerekir” dedi. Daha çoğu var da; yazmıyorum…
Bu zamana değin kimler geldi, kimler geçti Adana’dan; anımsayın… Zeydan Başkanın yaptığı görev süresini ikiye katlayanları da arasına koyarak düşünün… Onlar için söylenmeyenler, onlar için yapılmayanlar, onlar için sokakları doldurmayanlar, yağmurda alana koşmayanlar, binikiyüz kilometre yürümeyenler, sabahın ilk ışıklarına değin yolları beklemeyenler Karalar için “neden” yapılıyordu acaba, bu yaşananlar ne anlama geliyordu?
***
Buna “hikaye yazmak” da diyorlar ama, ben Türkçe sözcüklerle yazmak/ dili çıkmaza sürükleyenlere bir uyarı olması için “öykü yazmak” diyorum… Politikacının duygudaş olanı, yurttaşı dinleyeni, arayanı yanıtlayanı, çayını içeni, elinden tutanı, sıcaklığını dokunarak göstereni, içten olanı “öykü” yazar ancak! Yurttaşla arasına duvar örenler değil, arandıklarında dönmeyenler değil, yurttaşın sofrasından kaçanlar değil, yalana/ algıya sığınanlardan değil…
Adana’da bunu “en güzel” yazan Karalar olmasa, inanın ne yağmur altında “tepki mitingi” bu denli yoğun ilgi görürdü, ne kilometrelerce öteye günlerce sürecek yürüyüş yapılırdı, ne de sabahın ilk ışıklarına dek sürecek bekleyiş sürterdi!
***
Adana’da yazılan bu öykü, yalnızca bir başkanın özgürlüğe kavuşması anlamına gelmesin; yurttaşın istencinin, dayanışmanın, adalet arayışının öyküsü olarak da düşünülsün. Karalar’ın serbest kalışı, içeride kalanlara selamıyla eksik bir sevinçtir; ama aynı zamanda toplumun “adalet bir gün herkese” gerekeceğini anımsatışıdır.
Adana, yağmur altında bekleyenlerin, kilometrelerce yürüyenlerin, sabaha dek yolları dolduranların kenti olduğunu bir kez daha gösterirken Zeydan Başkan’ın yazdığı öykünün öyküsünü yazdı… Şimdi görev, bu öyküyü sürdürmek, Karalar’ın görevinin başına en yakın sürede geçmesini beklemek, yeni öyküler yazmasını istemek… Çünkü Adana’da yazılan bu öykü, Türkiye’nin geleceğine ışıklandıracak…
Veri politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız. Detaylar için veri politikamızı inceleyebilirsiniz.