10 Aralık 2025 Çarşamba
Tunceli milletvekili merhum Kamer Genç, kendisini Türk, Kızılbaş olarak tanımlar étürk oğlu Türküm” derdi.
Meclis’te Tıunceli’yi kürt ili, Tunceli halkını Kürt diye tanımlayan HDP ve türevlerinin milletvekillerine Meclis kürsüsünden sert yanıtlar verir, Tunceli’nin kadim Türk yurdu olduğunu haykırıdı.
Kamer Genç, tarihi, antropolojik, gemnetik biliminin gerçeklerini anlatıyordu aslında.
Bakın, Tuncekli ve diğer illerde yaşayan Zazaların Türklüğü ile ilgili olarak Prof. Dr. Orhan türkdoğan neler yazmıştı:
“İslâm öncesi Türk tarihini inceleyen antik çağ düşünürü Kâzım Mirşan da Zaza boylarının Proto-Türk topluluklarının kültür değer ve miraslarını taşıdığını kanıtlarıyla ortaya koymaktadır. Hatırlanacağı üzere, Mirşan’a göre Zazalar D.Ö. 500 yıllarında Doğu Anadolu’da yaşayan Qarluqların (Karluk Türkleri) kültür izlerini taşımaktadır. Günümüzde, yukarıda belirttiğimiz üzere, Zazaca’da rastladığımız Tanrı anlamındaki Uma (Umay, Humay) Quarluq yazıtlarında da aynen geçmektedir.
Mirşan’a göre, Pers Kralı 1’inci Dareios’un (M.Ö.522-486) Bisütun kayalıklarında yazdırdığı kitabede Tunceli ve havalisini Zu-Za adı ile anmaktadır. Babilliler ise Zazalara “Zou-Zou” diyorlardı. Zaza isminin anlamı üzerinde durabilmek için, şu deyimleri gözden geçirmemiz gerekir. Şöyle ki, 142 no’lu yazıt: “UZUZ ÖG U”, 139 no’lu yazıt ise “UZ-UZUM ÖG”. Bu metinlerde geçen “UZUZ A” (öbür dünyaya transforme olacaklarına inanan kişilerdir) Zaza ismine karşılıktır.
Ön Türk tarihi üzerinde çalışan Mirşan’a göre: “Zazalar çok eski bir Türk boyudur ve bugünkü Türkçe ile Zazaca arasında önemli ilişkiler vardır.” Bunun için de Mirşan, Zazaca-Tatarca-Türkçe olmak üzere üçlü bir kategori oluşturmakta ve çok sayıdaki sözcüklerdeki benzerliklere dikkatimizi çekmektedir. Şöyle ki, Zazaca Baltuz, Tatarca Baldız, Türkçe Baldız; Zazaca Aney, Tatarca Eniy, Türkçe Anne; Zazaca Sıt (Şıt), Tatarca Süt, Türkçe Süt gibi…
Kâzım Mirşan, Proto-Türk metinlere dayanarak Zazaca ile Tatarca ve Türkçe dil benzerlikleri üzerinde durmak sûretiyle Zaza topluluklarının tamamen Türk boyu olduğu tezini ileri sürmektedir. Bu önemli bir sonuçtur. Çünkü lengüistik alandaki yaklaşımlar bize kimlik belirlenmesine önemli ipuçları verebilmektedir.”
Kentlerin ne den li stresli oldukalrının hdepimiz yaşıyoruz. Şöyle bir etragınıza bakın, herkes sinir küpü, Trafikte olmadık gerekçelerle millet birbirine giriyor.
İncie çekirdeğinin doldurmayacak şeyler kavge neden oluyor.
Bu durumu antropologlar kafa yormaya başladı.
Henüz bizim ülkedeki antropologlardaın bu konuda araştır yapmaya başladıklarının duymadık ama İsviçre ve İngiltere’de iki evrimsel antrpolog konuyu bilimsel olarak ele aldılar ve kentlerdeki stresi için öneiler getirdiler.
İki antropolog, kronik stres artışının modern şehir hayatı ile insan biyolojisinin uyumsuzluğundan kaynaklandığını ortaya koydular. Araştırmacılara göre vücudumuz doğal ortamlarda yaşamaya uygun olup, yapılaşmış kentsel alanlarda sürekli tehdit altında hissetmekte.
Zürih Üniversitesi’nden Colin Shaw ile Loughborough Üniversitesi’nden Daniel Longman tarafından gerçekleştirilen yeni bir araştırma, günümüzde yaşanan kronik stres sorununun temelinde insan biyolojisinin hızlı teknolojik ve çevresel değişimlere ayak uyduramadığını gösterdi.
İki araştırmacı, insanın evrimsel geçmişi ile günümüz yaşam koşulları arasında derin bir uyumsuzluk bulunduğunu belirtti. Bu uyumsuzluk, modern insanın her gün karşılaştığı sayısız stres faktörünün birleşerek vücudu sürekli tetikte tutmasına neden oluyor.
Araştırmacılar, biyolojik evrimimin geride kalması konusunda zengin kanıt yığınını bir araya getirerek kapsamlı bir inceleme hazırlamışlar. Taşan kutularından başlayıp inşaat gürültüsüne, iş son tarihlerine kadar uzanan günlük yaşamın tetikleyicileri, vücudun savunma mekanizmalarını sürekli aktif tutmaktadır. Bu durum, insanlık tarihinin çoğu döneminde hiç görülmemiş bir stres düzeyini oluşturmaktadır.
Ulaştıkları sonuçlar şöyleydi:
Evrim ve modern yaşam arasındaki çatışma
Atalarımızın stres mekanizması ve günümüzün sorunu
Kronik stres ve sağlık sorunlarının bağlantısı
Doğa ile bağlantı kurmanın iyileştirici gücü
Şehirlerimizi yeniden tasarlamak ve doğaya dönmek
Bu önemli bilgiler içeren haberiin tamamını https://www.yirmidort.tv/saglik/antropologlar-acikladi-sehir-hayati-neden-bu-kadar-stresli-251174 okuyabilirsiniz.
Karataş’ta ilçe belediyesinin desteğiyle bir yıl önce kurulan Magarsus Kadın Girişimi Üretim ve İşletme Kooperatifi, kısa sürede sadece Karataş’ın değil, tüm Adana’nın dikkatini çekmeyi başardı. Bir yıl… Kimin için kısa, kimin için uzun bilinmez ama bu kooperatif için bir yıl; emekle, alın teriyle, direnişle ve başarıyla dolu bir zaman dilimi oldu.
Tekstil üretiminden balık ağı işlemeye, ileri dönüşüm projelerinden meslek eğitimlerine, sosyal farkındalık faaliyetlerine kadar geniş bir yelpazede çalışan bu kadınlar, aslında çok daha büyük bir şey yapıyorlar: Kadının görünmez emeğini görünür kılıyorlar.
Kooperatifçilik bizim ülkemizde yeni değil. Bir zamanlar Çukobirlik gibi dev yapılarımız vardı. Kimi işlevsiz bırakıldı, kiminin adı var kendi yok; kimileriyse tarihin tozlu raflarına kaldırıldı. Oysa kooperatifler, kapitalizmin pek hoşuna gitmese de, insanların hayatını kolaylaştıran, ekonomik sıkıntılarda nefes aldıran en etkili örgütlenme modellerindendir.
Bugün ülkenin ekonomik durumunu konuşmaya gerek bile yok. Meyve, sebze, bakliyat bile lüks oldu. Et zaten yıllardır çoğu hanenin görmediği misafir. İnsanlar temel gıdaya ulaşamaz hale gelmişken, kooperatiflerin yokluğu daha da hissediliyor.
Kadınların durumu ise çok daha ağır. İş yaşamına adım atmak isteyen bir kadının karşısına engel koymakta üstümüze yok. “Kadının yeri evidir” diye tutturup kadınları ekonomiden, üretimden, toplumsal hayattan dışlamak isteyenler hâlâ aramızda nefes alıp veriyor.
Ama bütün bu karanlık tabloyu yırtıp atacak olanlar da yine kadınlar.
Karataş’taki Magarsus Kadın Kooperatifi gibi…
Bu kooperatifler, kadınlara sadece iş öğretmiyor; özgüven veriyor, dayanışma ruhunu büyütüyor, ev ekonomisine katkı sağlıyor, hayatlarını kolaylaştırıyor. Bir kadın kendi emeğiyle kazandığı parayı eline alınca, sadece mutfak değil, dünya da değişiyor.
İşte tam da bu nedenle:
Türkiye’nin acilen kadın kooperatiflerine ihtiyacı var.
Her ilde, her ilçede, hatta her mahallede kadın kooperatifleri kurulmalı. Desteklenmeli, büyütülmeli, sürdürülebilir hale getirilmeli. Çünkü kadın güçlenirse toplum da güçlenir.
Karataş’tan yükselen bu umut dalgasının tüm ülkeye yayılmasını diliyorum. Kadınların emeği çoğaldıkça, hayat da güzelleşecek.
Bir yıl…
Belki takvime göre kısa.
Ama değişim için yeter de artar bile.
Adana’da Cuma günü İl Tarım ve Orman Müdürlüğü tarafından düzenlenen IPARD III Programı tanıtım ve bilgilendirme toplantısı, yıllardır bu desteklerden uzak bırakılan kentimiz için önemli bir dönemeç niteliği taşıyor. Avrupa Birliği’nin kırsal kalkınma hibelerini içeren IPARD destekleri, Türkiye’nin birçok ilinde üreticiye can suyu olurken, Adana’nın bu imkândan uzun süre mahrum kalması anlaşılır gibi değildi.
Bu nedenle, programın sonunda Adanalı üreticinin de bu pastadan pay alacak olması sevindirici bir gelişme.
Ancak toplantıya dair aklımda soru işaretleri de yok değil. Öncelikle, tanıtım toplantısının bir otelin salonunda gerçekleştirilmesi ve fotoğraflarda salonun daha çok seçilmiş ve atanmış isimlerle dolu olması dikkat çekici. IPARD gibi tabana yayılması gereken bir destek programının, üreticinin bizzat katılımıyla anlam kazanması gerektiği ortada. Üretici yoksa tanıtım da eksik kalır.
Adana İl Tarım ve Orman Müdürlüğü’nün, bu toplantıyı tek bir salona sıkıştırmak yerine, seri bilgilendirme toplantıları düzenlemesi gerekirdi. İlçe tarım müdürlükleri, ziraat odaları, üretici birlikleri…
Yani çiftçinin bildiği, gittiği, güven duyduğu yerler.
Buralarda yapılacak toplantılarla üreticinin ayağına gidilmiş olur; proje detayları, destek kalemleri ve başvuru süreçleri birinci ağızdan anlatılabilirdi. Çünkü IPARD yalnızca bir tanıtım değil; doğru anlatılmazsa heba olacak bir fırsat.
Her şeye rağmen, IPARD III’ün Adana için taşıdığı önem tartışılmaz. Bu kent yıllarca adeta üvey evlat muamelesi görmüş, hibe desteklerinin dışında tutulmuş, yatırımların kıyısından köşesinden bakmak zorunda bırakılmıştır.
Bugün bu tablo değişiyorsa, eksik de olsa atılmış bu adım kıymetlidir.
Dilerim ki, Adanalı üretici bu fırsatı en iyi şekilde değerlendirir.
Dilerim ki, bu kez masa başında değil, tarlada, ahırda, bağda, serada gerçek üreticinin sesi duyulur.
Ve dilerim ki, IPARD III yalnızca bir program değil, Adana’nın kırsal kalkınmada hak ettiği yere dönüşünün başlangıcı olur.
**
Bizde katliam, Macaristan’da şefkat
Türkiye’de valiler ve bazı belediye başkanları, siyasal iktidarın çıkardığı hayvan hakları yasasını yanlış yorumlayarak ya da yasada olmayan hükümleri varmış gibi göstererek sokak hayvanlarının beslenmesini yasaklıyor.
Yetki aşımının açıkça görüldüğü bu kararlarla sokakta yaşayan hayvanların doğal yaşam alanlarından alınarak toplama kamplarına götürülmeleri için talimat veriliyor. Tabii kimileri toplamakla yetinmiyor; Gebze ve Osmaniye’de gördüğümüz örneklerde olduğu gibi doğrudan katliam gerçekleştiriyorlar.
Oysa Macaristan’da bambaşka bir yaklaşım var.
Macaristan’ın dondurucu kışlarında sokak hayvanlarının hayatta kalması için özel olarak tasarlanmış, sıcacık yuva niteliğinde güneş enerjili tüneller yapılıyor.
Malum, Macaristan Türkiye’ye göre çok daha soğuk bir ülke. Buz gibi gecelerde sokak köpekleri ciddi hayatta kalma mücadelesi verirken, yerel mühendisler elektrikli ısıtıcılara bile gerek duymayan, akıllı ve şefkatli bir çözüm geliştirmiş:
Gün boyunca güneş ışığını depolayıp geceleri yavaşça ısı yayan termojel kaplamalı ısıtmalı barınaklar…
Bu barınaklar koyu renkli, ısıyı emen malzemelerden üretiliyor; kavisli ve yalıtımlı tasarımları hayvanları soğuk rüzgârlardan koruyor. Üstelik elektrik yok, kablo yok, karmaşık bakım yok. Tamamen doğa dostu ve düşük maliyetli.
Doğu Avrupa’daki hayvan refahı kuruluşları bu uygulamayı artan bir şekilde benimsiyor. En uzak bölgelerde bile işe yarıyor, minimum bakım gerektiriyor ve savunmasız sokak köpeklerine acımasız kışlarda yaşama şansı veriyor.
Ne diyelim…
Hristiyan Macaristan’ın şefkatli çözümü,
Türkiye’nin yok etme politikası izleyen müslüman siyasetçilerine,
beslenme yasağı koyan mülki amirlere, “toplayın” deyince öldüren belediye başkanlarına ve kasıtlı uygulamalara sessiz kalan veterinerlere örnek olsun.
Darısı Türkiye’nin başına.
Türk Edebiyatı Dergisi, büyük Türkçü düşünür Hüseyin Nihal Atsız için bir “Atsız Özel Sayısı” çıkarmış. Haberi, Türkçü kardeşimiz Kutlu Altay Kocaova’nın paylaşımından öğrendim. Dergiyi görünce sevindik mi? Keşke… Sevincimiz kursağımızda kaldı.
Çünkü özel sayıda Atsız’ı ele alan yazılar arasında bir isim var ki… “Bu kadarı da olmaz” dedirtiyor: Fetullahçı yapının kalemşorlarından, FETÖ davasında cezaevinde yatmış Mümtaz’er Türköne’nin “Atsız Mitolojisi” başlıklı yazısı!
Kocaova’nın tepkisine sonuna kadar katılıyorum.
“Bozkurt düşmânı, Fetöcü Mümtaz’er Türköne denen kişiye Atsız’ı yazdırmak ne demek?” diye soruyor.
Haklı. Fazlasıyla haklı.
Atsız gibi ömrünü Türkçü fikre adamış, bu uğurda bedel ödemiş, kalemiyle nesiller yetiştirmiş bir önderin özel sayısında; FETÖ’nün gazete köşelerinde yıllarca görev yapmış birinin bulunması, sadece yanlış tercih değil, düpedüz saygısızlıktır. Türkiye’de de dünyada da Atsız hakkında yazacak en son kişi bile olmayacak birini, nasıl olur da “özel sayı”da ön sayfalara koyarsınız?
Derginin içindekiler bölümüne bakınca bir başka “tercih hatası” da göze çarpıyor:
Şimdilerde Zafer Partisi’nde siyaset yapan Lütfü Şahsuvaroğlu’nun, “İçimizdeki Şeytan Tartışmasının Eteğinde Atsız ve Sabahattin Ali” başlıklı yazısı.
Ülkü Ocakları döneminde Atsız karşıtı duruşuyla bilinen bir isme, Atsız özel sayısında yer vermek… Ne diyelim? “Tuhaflık” mı desem, “niyet bozukluğu” mu? Hangisi daha hafif kalır bilemiyorum.
Üstelik “Atsız Özel Sayısı”nda “Gazzeli Çocuk”un işi ne?..
Türk Edebiyatı Dergisi yönetimi, bu özel sayı vesilesiyle Atsız’a saygı göstereceğini düşünürken tam tersini yapmış. Ortaya da Atsız’a saygı yerine, Atsız’ın hatırasına hakaret niteliği taşıyan bir içerik çıkmış.
Bu yanlıştan dönmenin bir yolu var:
Dergiyi toplatıp, özel sayıyı gerçek Atsız uzmanlarıyla yeniden hazırlamak.
Mümtaz’er Türköne gibi isimlere yazı yazdırmak istiyorlarsa buyursunlar; Fetullahçı yapıyı, Hocaefendilerini, Pensilvanya hatıralarını anlattırsınlar. Kimse karışmaz.
Ama Atsız’a, Türkçülüğün büyük önderine dokunmasınlar.
Atsız özel sayı çıkarıyorsanız, önce Atsız’ın şu sözünü anımsayın:
“Türkçülük ciddiyet ister.”
Bu kadar basit.
**
Aşk, eskiden romanlarıma ilham verirdi.
Şimdi sadece seminer konum oldu.
Bu hafta sonu yeni bir atölye açtım:
“Aşkta Farkındalık ve Evrenle Uyum.”
İlk ders ücretsizdi, çünkü aşk gibi, o da kimseye uzun süre bedava kalmıyordu.
Hazırlıklarımı yaptım.
Zoom linki hazır, mumlar yanıyor, arka planda loş ışık, laptopun kamerasına denk gelen köşede kırmızı gül.
Profesyonel görünüm tam.
Tam oturdum ki…
Telefon çaldı.
Numarayı görünce elim dondu:
Eski sevgilim!
Açtım tabii, insan hâli.
“Mine, hâlâ bu koçluk işindesin galiba?” dedi.
“Evet,” dedim, “hatta şimdi Aşka Koçluk semineri veriyorum.”
Bir kahkaha attı, o kendine güvenli, hafif alaycı tonda:
“İroni mi bu? Bizim ilişkiyi kurtaramayan sen, şimdi başkalarına mı koçluk yapıyorsun?”
Ah dedim içimden, işte evrenin testleri de hep böyle gelir!
Sesimi toparladım:
“Bireysel hatalarımız olabilir ama sistem sağlamdı.”
O gülmeye devam etti,
ben içimden “Bu adam kesin Merkür retrosunda doğmuş,” diye geçirdim.
Akşam seminer zamanı geldi.
Zoom’a bağlandım.
Ekranda on kişi var:
biri ayrılık acısında, biri evli ama sıkılmış, biri de “Platonik sevgiliyi evrene nasıl çağırırım?” diye sormaya hazır.
Ben de “Koç Mine” moduna geçtim:
“Arkadaşlar, aşk bir frekanstır. Kendinizi 98.7 romantizm dalga boyuna ayarlarsanız, evren size doğru kişiyi yollar!”
Aradan biri sordu:
“Hocam, 98.7 çekmezse ne olacak?”
Ben de dedim:
“O zaman ilişkiyi uçuş moduna alın, biraz ara verin.”
Her şey güzel gidiyordu ki, bir anda ekranda yeni bir katılımcı belirdi.
Kullanıcı adı: “ExOfMine.”
Tahmin et kim?
Tabii ki o!
Resmen seminere sızmış.
Kamera kapalı ama ses açık:
“Hocam,” dedi, “aşkın sırrı dürüstlükse neden hâlâ bana ‘enerjimiz uyuşmadı’ dedin?”
Katılımcılar kıkırdamaya başladı, ben de ekrana gülümseyip dedim:
“Harika, canlı örnek geldi. Arkadaşlar, şimdi toksik bağ koparma egzersizi yapacağız.”
Sonra onu sessize aldım, meditasyon başlattım.
“Gözlerinizi kapatın, geçmişteki kişileri bırakın…”
Ama bir yandan da gözüm chat kısmında:
ExOfMine: “Benimle ilgilenmeyi bırakmadın ki, hâlâ koçluk yapıyorsun.”
İçimden dedim:
“Evren, tamam anladım, bu ilişki dersini geçemiyorum!”
Seminer bittiğinde herkes teşekkür etti.
Bir katılımcı yazdı:
“Hocam, eski sevgilime mesaj atmak istiyordum ama sizden sonra vazgeçtim.”
Ben de dedim:
“Evren seni korumuş canım.”
Ama kendi kendime düşündüm:
“Keşke beni de biraz korusaydı.”
Gece defterime yazdım:
🪶 “Bugün aşk çakram yeniden açıldı ama eski sevgili hâlâ orada oturuyor.”
Ve not ettim:
“Yarın evrenle konuşup aşk dosyasını tamamen kapatacağım.
Belki o da sonunda beni ‘görüşme talebinden’ çıkarır.”
Veri politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız. Detaylar için veri politikamızı inceleyebilirsiniz.