04 Mart 2026 Çarşamba
Yalanları ve bunları destekleyen hikâyeleri bir tarafa bırakıp, “Batı nizamı”nın önce Irak’ta, sonra Libya’da, Suriye’de, Venezuela’da ve şimdi de İran’da yaptıklarıyla esas hedeflerini gözden kaçırmamak için, bundan tam 73 yıl önce yine İran’da yaşananları hafızalarda tazelemek gerekiyor.
…
1951’den 1953’te devrilene kadarki görev süresiyle Muhammed Musaddık, İran’ın demokratik seçimler sonucunda göreve gelen ilk başbakanıydı. Sosyal güvenlik, toprak reformları ve toprak kiralamaya vergi getirilmesi dâhil olmak üzere bir dizi sosyal ve siyasal kararı hayata geçirmekle birlikte, 1913’ten beri İngilizler tarafından Pers topraklarında Anglo-Persian Oil Company (APOC/AIOC) — daha sonra British Petroleum (BP) olarak bilinen şirket — aracılığıyla kurulan İran petrol endüstrisini kamulaştırdı. Bu kararlar, onu üçüncü dünya ülkelerinde bir antiemperyalizm ikonuna dönüştürdü.
İran’dan atılan İngilizler, yeni ABD Başkanı Eisenhower’ı Musaddık İran’ının Sovyetler Birliği’nin komünist etkisine gireceğine ikna etti ve CIA’in MI6 ile Musaddık’ın devrilmesi için çalışmaya başlamasını sağladı.
Bunun için siyasetçilere, din adamlarına, gazetecilere rüşvet vererek Musaddık yanlılarını ve karşıtlarını birbirlerine karşı kışkırttılar. Amaç, Tahran’da kaos yaratmak ve Musaddık’ın Şah tarafından görevden alınmasını sağlamaktı. 15 Ağustos 1953’teki ilk darbe girişimi başarısız oldu; Musaddık planlardan haberdar olmuştu. Darbeyi tertipleyenlerden bazılarını tutuklattı ve kaçmayı başaran General Zahedi için para ödülü koydu. Şah, darbe girişiminin başarısız olduğunu öğrenince önce Bağdat’a, oradan da Roma’ya kaçtı.
18 Ağustos 1953’te Musaddık kazanmış görünüyordu. Ancak Şah’ın ve İngilizlerin komplosu bitmemişti. Çünkü Musaddık, ABD’nin de işin içinde parmağı olduğunu bilmiyordu. Darbeyi takip eden gün Musaddık, Tahran sokaklarında yeniden şiddet yaşanmasını önlemek için taraftarlarına evde kalmaya çağırdı. Musaddık, ikinci bir darbe girişimini hesaba katmamıştı.
CIA ve MI6’nın tertibiyle 19 Ağustos’ta Şah yandaşları sokakları doldurdu; bu defa Musaddık yanlıları sokakta yoktu. Şah’ın Musaddık’ı görevden uzaklaştırdığını gösteren belgeler çoğaltılıp halka dağıtıldı. Polis ve asker protestoculara katıldı; emniyet teşkilatının merkezine ve Dışişleri Bakanlığına saldırılar yapıldı. Musaddık’ın özel konutunun çevresindeki çatışmalarda yüzlerce kişi öldürüldü. Musaddık kaçtı ama 5 gün sonra yakalanarak tutuklandı.
22 Ağustos 1953’te Şah Roma’dan geri döndü ve ilerleyen dönemde ABD tarafından desteklenen bir askerî diktatörlük oluşturdu. Amerikan yardımıyla ayrıca gizli istihbarat teşkilatı SAVAK’ı kurdu. Petrol tesislerinin devletleştirilmesi geri alındı; kazancın neredeyse yarısı Amerikan şirketlerine akmaya başladı.
(ABD ve İngiltere yıllar sonra darbedeki rollerini kabul ettiler.)
…
İran’ın mollaları, Musaddık’a karşı CIA ve MI6’nın organize ettiği darbeyle yeniden koltuğa oturtulan Şah’a (Muhammed Rıza Pehlevi) karşı, komünistlerle birlikte savaştı. Bu mücadele sonunda Şah, 1979’da bir kez daha İran’dan kaçmak zorunda kaldı. Mollalar, Şah’ın düzenini birlikte yıktıkları komünistlere de saldırarak onları tasfiye etti. Sonra da devleti din ve mezhep temelli yapılandırıp kendi rejimlerini inşa etti.
İşte bu yüzden 1953 İran’ı bir “tarih dipnotu” değil; bugün hâlâ işleyen bir mekanizmanın, bir yöntem kataloğunun ilk sayfalarından biri. Elbette İran’daki baskıcı Molla rejimini savunacak değilim, ancak ortadaki örüntü kaçınılmaz bir şekilde göze batıyor. Bir ülke kendi yeraltı zenginliğine, kendi gelirine ve kendi geleceğine sahip çıkmaya kalktığında, mesele bir anda “demokrasi”, “istikrar”, “tehdit” gibi başlıklara çevrilir. İçerideki fay hatları kaşınır; parayla, propagandayla, yerli işbirlikçilerle toplum birbirine kırdırılır. Olmadı ambargo gelir, olmadı darbe; o da yetmezse “insani” gerekçelerle savaşın kapısı aralanır.
Bu çizginin ortak paydası şudur: Hedef alınan ülkenin kim tarafından yönetildiği, hangi söylemi kullandığı ikinci plandadır. Asıl mesele, o ülkenin “kendi kararını kendisinin vermesi”dir. Yani kaynaklarını kamulaştırması, gelirini halka yöneltmesi, bağımsız bir hat tutturması… Emperyalizmin asıl tahammülsüzlüğü buradadır.
Olanları Trump’ın hezeyanları ya da Netanyahu’nun tanrısal referanslarıyla açıklamaya çalışmak, kimileri için yaşananları daha katlanılabilir kılabilir ama sonucu değiştirmiyor. Dolayısıyla “savaş ne kadar sürer, kaç kişi öldürülür” sorularıyla meşgul olmak yerine, “Mollalar neyi savunuyor, ABD ve İsrail neyin peşinde?” sorusuna odaklanmak gerektiğini düşünüyorum.
73 yıl önce İran’da neler olduysa ve neden olduysa, Irak’ta, Libya’da, Suriye’de, Venezuela’da yaşananların arka planında da aynı mantık var: Kaynağı kontrol etmek, bölgeyi hizaya sokmak, “itaat etmeyen”e ibretlik bir bedel ödetmek. Küba’yı yıllarca ambargo altında tutarak yapmak istedikleri de, bütün bu emperyalist barbarlığın dışında sahici bir seçeneğin varlığını ortadan kaldırmak ve tüm dünyaya “başka seçeneğiniz yok”u göstermek.
En nihayetinde bu savaş, insan kalmak isteyenlerle barbarlar arasındaki varlık-yokluk savaşı. Safları sıklaştıralım.
Batı başkentlerini etkileyen, “bağımsız” sanılan en büyük ve prestijli yayın organları da dâhil olmak üzere ana akımın çok büyük kısmı ya hükümet fonlarıyla ayakta durur ya da düzenin gerçek sahibi olan sermayenin doğrudan denetimi altındadır. Bu yüzden bu mecralarda konuşan, yazan, analiz yapan gazeteci, yazar, politikacı ve akademisyenlerin hareket alanı genişmiş gibi görünse de sınırları baştan çizilidir: Sistemin, yani liberal kapitalist düzenin, mümkün olduğunca sarsılmadan yürümesine bekçilik etmek.
Bu bekçilik çoğu zaman kaba propaganda gibi işlemez; daha incelikli bir yöntemle ilerler. Düzenin ürettiği yıkım, eşitsizlik, yoksulluk ve savaş; “kötü yönetim”, “yanlış karar”, “lider hatası” gibi başlıklara sıkıştırılır. Sorun işleyişte değil de sanki sadece yönetici kadronun niteliğindeymiş gibi anlatılır. Böylece bilinç kayması yaratılır: Halk, düzenle değil düzenin içindeki “kötü oyuncularla” kavga etmeye ikna edilir.
Bu resme Davos’taki Dünya Ekonomik Forumu, Münih’teki Güvenlik Konferansı ve Bilderberg gibi toplantıları da eklersek, dünya kamuoyunu yönlendiren fikri sermayenin büyük bir kısmını kapsama alanımıza almış oluruz. Keza bu toplantılar da fikir alışverişi yapılan platformlar değil; sermayenin dünyaya dair yol haritasını güncellediği, “Neredeyiz, ne yapacağız, nasıl yapacağız?” sorularına yanıt ürettiği merkezlerdir. Sonra o yanıtlar medya üzerinden “analiz” diye dolaşıma sokulur. Yani medya sadece anlatmaz; anlatının ham maddesi de çoğu zaman aynı mutfakta pişer.
Türkiye’de “aslında ne oluyor?” sorusuna yanıt arayanlar için en güncel veri seti de tam burada duruyor: Bu toplantılarda konuşulanlar, tartışılanlar ve ardından ana akım yayın organlarında “argüman” ve “analiz” diye cilalanıp servis edilen çerçeve.
Son iki toplantıda da öne çıkan başlık, aslında uzun zamandır konuşulan konuların iyice su yüzüne çıkması anlamını taşıyor: Kanada Başbakanı’nın Davos’ta, Almanya Başbakanı’nın Münih’te yaptığı çıkışlarla, ABD’nin liderliğindeki düzenin, Trump yönetiminin tercihleriyle daha da görünür hâle gelen biçimiyle sürdürülemez bir noktaya geldiği artık açıkça telaffuz edilir oldu. Tabii bu durum “gören gözler” için yeni değil. Düzenin tıkanma noktasına geldiği ve artık yama kaldırmaz olduğunu ben ‘bile’ yıllardır dinleyen ya da okuyan herkese yazıp çiziyorum, kanıtı arşivlerdedir. Bir yanda düzenin merkezinde çatlak; diğer yanda o çatlağı kapatmak için yeni bir tahkimat arayışı, batının son yıllardaki tek gündem maddesi durumunda…
En kritik başlık NATO. Macron’un “beyin ölümü gerçekleşti” dediği NATO’nun rolüne dair içeriden gelen itiraf niteliğindeki değerlendirmeler de boşuna değil: 1997’den bu yana NATO’nun bir numaralı generalleriyle, o yıldan beri Brüksel’de görev yapan en üst düzey büyükelçilerin neredeyse tamamının imzasını taşıyan bir mektupta “NATO, ABD’nin tüm dünyada kurduğu küresel hegemonyanın doğal altyapısını oluşturuyor” tespiti yapılıyor; bu da meselenin “savunma örgütü” masalıyla özetlenemeyeceğini açık biçimde gösteriyor. Yaşanan tıkanıklığa bulunan reçete ise tabii ki şaşırtmıyor: Yine silahlanma, yeni cepheler, yeni vekâlet savaşları, yeni nüfuz alanları…
Ve bu yanıtın faturası çok tanıdık: Onlarca ülkede insanların gıdaya, suya, ilaca erişememesi; değerli maden ve petrol demek olan yeni hükümranlık alanları uğruna çıkarılacak çatışmalar; milyonların hayatının “jeopolitik fırsat” diye pazarlanması. Ana akımın büyük kısmı da bu pazarlamanın vitrinini kuruyor: Savaşın nedenini, aslında kimin çıkarına olduğunu, insani yıkımı değil; “piyasalar”, “güvenlik”, “stratejik kazanımlar” diye süslenmiş bir fırsatlar dilini öne çıkararak…
Silahlanmanın “savunma” için yapıldığı iddiası, en kolay yutturulan ve en sık kullanılan bahane. Yakın geçmişe bakınca tablo net: Yugoslavya’nın parçalanması, Irak’ın işgali, Libya’nın çökertilmesi, Suriye’nin vekâlet iç savaşı sahasına çevrilmesi… Milyonlarca insanın ölümü, yerinden edilmesi ve ardından doğal kaynaklar üzerinde kurulan yeni denetim biçimleri… Bunların hiçbirini “insani kaygı”yla açıklayabilmek mümkün değil.
Küba’ya ambargo, İran’a kuşatma… Dün Afganistan’da ne denendiyse bugün başka coğrafyalarda benzeri denklemler kuruluyor. Bu döngüyü kırmak istiyorsak kimin haklı olduğu tartışmasının ötesine geçmeliyiz, zira hiçbir şey siyah-beyaz olmadığı için, herkesin haklılığını savunmak için makul nedenler de bulunabilir, ki bu da içinden çıkılamayan kısır tartışmalara yol açmak dışında bir işe yaramıyor. Asıl bakmamız gereken nokta, neden bu saldırganlığın sürekli üretildiği. Nedeni ıskaladığımız sürece, bize hep aynı reçete dayatılacak: Daha fazla silah, daha fazla “güvenlik”, daha fazla bütçe, daha fazla fedakârlık… Fedakârlığı yapacak olan da her zaman halktır.
Tam da bu nedenle, eski Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün Project Syndicate için kaleme aldığı yazıda çizdiği yaklaşımı gözden kaçırmamak gerekiyor:
“Gelecekteki ABD yönetimlerinin izleyeceği yol ne olursa olsun, Avrupa artık özellikle kendi savunma ve güvenliği söz konusu olduğunda Amerikan üstünlüğüne ve iyi niyetine güvenemez. Stratejik özerklik arayışı başlamıştır ve bu arayış, NATO’nun önde gelen askeri güçlerinden biriyle yeniden ilişki kurmayı da içermelidir.”
Bu yaklaşımın Avrupa’ya “stratejik özerklik” öğütleyen şık ambalajına kapılıp içeriğini gözden kaçırmayalım, zira pratikte bu ifade, Avrupa’nın güvenliği için Türk askerini pazarlamak anlamına geliyor. Türkiye’yi “en iyi ihraç ürünü asker” diye aşağılayan akla yapılan bu pazarlamanın, Türkiye’yi yeni sorunların ve çatışmaların tarafı yapmak dışında bir yola çıkması ise tabii ki mümkün değil. E peki çıkar nerede? Tabii ki Türk askerinin koruma şemsiyesi karşılığı Avrupa pazarını parselleyecek olan şanlı sermayemizin bilançolarında…
İçeride Gül’ün partisi AKP ve çevresinin “Türk-Kürt-Arap kardeşliği” retoriğiyle toplumu yeniden mezhep/kimlik eksenlerine itmeye çalıştığı; bölgede de Sünni ittifakı aradığı bir denklemde bu yaklaşım, içerideki fay hatlarını daha tehlikeli hale getirir, ki dünyanın ateş çemberi olduğu bu dönemde böyle kumarların nasıl sonuçlanabileceğini merak edenlerin, Osmanlı’nın son dönem tarihini okumasını tavsiye ederim.
Konumuza dönersek, yazının başında bahsettiğim propaganda düzeninin en işlevsel araçlarından biri de, Batı’nın belirlediği çerçeveyi, “yerli” görünen yüzlerle parlatmaktır. Bu kapsamda kullanışlı olan kişiler ve ‘fikir’leri uluslararası vitrinlerde parlatılır, sonra da önümüze politika yapıcı olarak konulur. Bu bakımdan Abdullah Gül yalnız değil; o sahnede daha birçok politikacı, gazeteci/yazar, akademisyen var.
Bu bağlamda Bilal Bilici ile Eric A. Baldwin’in Project Syndicate’teki ortak yazısı tipik bir örnek olarak görülebilir. Hapsedilen muhalif figürler olarak İmamoğlu ve Venezuela’lı Machado örneği üzerinden Türkiye – Erdoğan ve Venezuela – Maduro’yu aynı kefeye koyup “yarışmacı otokrat” kalıbına yerleştirmek, ilk bakışta demokrasi savunusu gibi sunuluyor. Ama metnin kör noktaları, niyetin nerede durduğunu gösteriyor: Venezuela’ya yapılan uluslararası hukuka aykırı operasyonu, egemen bir ülkenin Devlet Başkanı’nın düpedüz kaçırılmasını tamamen görmezden gelerek Türkiye’nin -NATO’nun doğu kanadı olduğu da şıkça vurgulanarak- Maduro Venezuela’sı gibi istikrarsızlığa terk edilmemesi çağrısı yapılması, demokrasinin, yalnızca Batı’nın çıkarına denk düştüğünde hatırlanan bir kelime olduğunu da yeniden yüzümüze vuruyor.
Buradan şu sonuç çıkıyor: Bu mecralarda Türkiye’den yazan bazı isimlere alan açılmasının nedeni, tartışmaya özgün katkı sunmaları değil; Batı başkentlerinde şekillenen politikaları “meşru” gösterecek bir dil üretmeleridir. Abdullah Gül’ün Avrupa’nın “güvenlik krizi” vurgusunu “savunmanın dış kaynaklara devredilmesi” eleştirisiyle birleştirip, satır aralarında “o dış kaynak biz olabiliriz” mesajına bağlaması da bu zincirin bir halkasıdır.
Bu dilin sonu nereye varır? Silahlanmanın hızlanmasına, bütçelerin savaşa göre dizayn edilmesine, halkın boğazından kesilerek “güvenlik” adı altında sermayeye yeni kaynak aktarılmasına, fidan gibi gençlerin tarafı olmadıkları kavgaların içine atılmasına… Yani yine aynı yere: Yoksulun cebinden ya da canından, zenginin kasasına.
Bu yüzden “ülkemizin çıkarı” diyerek anlatılan hikâyelerin büyük kısmı gerçekte kimin çıkarına çalıştığı gizlenen hikâyelerdir. Bu anlatılar ne Türkiye’de yaşayan emekçilere refah getirir ne de emperyal hedeflerle kuşatılan bölge halklarına huzur getirir. Çünkü hedef barış değil; yeni pazarlıklar, yeni nüfuz alanları, yeni ganimet düzenekleridir.
İçerde “Türk, Kürt, Arap kardeşiz” gibi kulağa hoş gelen ama siyaseten riskli biçimde kimlik/mezhep eksenini büyüten söylemlerle, bölgede Suudi Arabistan–Katar–Pakistan çizgisinde Sünni eksenli ittifak arayışları yan yana konduğunda tablo daha da netleşiyor: Enkazdan ganimet toplama hedefli birlikler, bunu mümkün kılacak silahlanma ve yeni çatışmalar… Ambalajı ne olursa olsun bu çizginin insanlık için sonucu çoğu zaman yıkım olmuştur, yine yıkım olacaktır.
Üstelik bu çizginin anayasal zemine taşınması, yeni bir metinle “kalıcı” hâle getirilmesi konuşuluyorsa; bu, laik ve bağımsız Cumhuriyetin kolonlarının kesilmesi demektir. Ve burada sadece iktidarı işaret etmek yetmez: “İktidarın laciverdi” hâline gelen, bu tehlikeyi görmezden gelen ya da görüp de halka anlatmayan muhalefet anlayışı da sorunun parçasıdır. Bu yüzden gerçek bir seçenek alanı açmak şarttır; aksi ise dramatik bir geleceğe göz yummaktır.
Bu kör uçuşu durdurmanın ölçütü, süslü sloganlar değil; en basit ama en sarsıcı sorudur: Kimin için iktidar?
Eğer halk için siyaset yapıyorsanız, ilk iş; emekliyi yoksullaştıran düzenlemelerin, yalnızca iktidarın marifeti olmadığını, bugünkü muhalefetin de el verdiği tercihlerin sonucu olduğunu anlatabilmektir. “Emekliyi şamar oğlanına çevirdiler” diye yakınmak yetmez; onu o hâle getiren mevzuatın nasıl ve kimlerin oylarıyla geçtiğini gösterebilmek ve kendini bu günahlardan net bir şekilde ayrıştırabilmek gerekir.
İkinci olarak hayat pahalılığının, özellikle gıda enflasyonunun neden kalıcılaştığını gerçek yerinden anlatmak gerekir: Tohumu tekellerin ‘malı’ yapan, üretici birliklerini dağıtan, gübre gibi stratejik alanları piyasaya terk eden, tarımı ithalata bağımlı hâle getiren tercihler… Bunlar “kader” değil, siyasi karardır. Ve çoğu zaman Meclis’te el birliğiyle alınmış kararlardır. Örnek çoğaltılır; ama asıl mesele şudur: Halkın gözüne baka baka, düzenin “normal” diye dayattığı bu yağmayı teşhir edebilmek.
Bugün iktidar mücadelesindeki en kritik kavşak da burada duruyor: Halkın dikkatini partiler arası, biçimsel ve kısır tartışmalara kilitleyen “düzeyli atışma”dan koparabilmek, yumurtanın mı tavuktan, tavuğun mu yumurtadan çıktığı tartışmaları arasında fikri sorulan horozun dediği gibi: “Ben işimi yaparım.” diyebilmek, hakikatin çıplak hâlini dile getirebilmek… Bu ülkede siyasetin işi; sermayeye alan açmak değil, halka nefes alacak alan açmaktır.
Ezenin de ezilenin de olmadığı bir düzeni hedeflemeden söylenen her büyük söz, eninde sonunda lafügüzaf olur.
Gözlerinizi kapayın. Denizden yüksekliği sadece 30 metreyi bulan, yazları termometrenin sıcaklığı 50 dereceye yakın ölçtüğü şehir ve ovadan sadece10 kilometre uzaktasınız. Şehrin kiri ve pusundan uzakta, onu çevreleyen dağların yamacında, serin havuzdan çıktığınızda yüzünüzü ılık rüzgârlar yalıyor… Adana’da bu hayallerini gerçekleştirmek isteyenler hummalı bir çalışma içindeler.
Anlatacağım imar tartışması için ada, pafta, parsel gibi kayıtlara ihtiyaç yok. Bunlar zaten resmi belgelerde var… Ama önce bir hatırlatmada bulunmam gerek;
KANAL İSTANBUL ÖRNEĞİ
Konu bağlamında hiç tartışılmıyor olsa da CHP’nin İstanbul’da karşılaştığı sorunların onlarcasından en azından bir sebebi de ‘Kanal İstanbul’a ilişkin yaklaşımı olabilir. Öyle ya: iktidar onlarca milyar dolarlık bir rant yaratırken, sizin buna, iklim, deprem, su havzaları gibi naif gerekçelerle taş koymaya çalışır ve ‘Kanal İstanbul’u yaptırmayacağız’ diye diretirseniz, Savron’un gözünü size çevirmiş olabilirsiniz. Gerisi zaten çorap söküğü gibi gelir… Neyse biz kendi konumuza dönelim.
İktidar ile CHP arasındaki imar ve rant ilişkinde bu kez roller değişik.
Adana/Sarıçam Karaömerli köyü şehir ile Toros dağları arasında. Şehrin su kaynağı Çatalan barajının güneyinde ve Seyhan barajı havzasını tepeden görüyor. Söz konusu yer SİT alanı ve 3 parselden oluşan orman içinde kalmış bir tarla. Buranın yakın çevresinde yerleşim alanı bulunmuyor. Söz konusu 3 parseli satın alanlar 17 Ekim günü projelerini hazırlayarak Büyükşehir Belediyesi’ne başvuruyor ve imar düzenlemesi talep ediyorlar. Komisyon, meclis derken başvurucuların talepleri tartışmalı oturumlar sonrasında oy çokluğuyla kabul ediliyor. Konu yargı aşamasına gider mi bilinmez ama şehirde bayağı gürültü çıkarmış durumda.
İmar düzenlemesini savunanlar CHP’li yönetim ve meclis üyeleri. Bu düzenlemenin çevreye geri döndürül(e)mez zararlara yol açacağı iddiasıyla karşı çıkanlar ise Cumhur ittifakı.
İNFİAL YARATTI
Bu konuyu burada bir daha ele alırmıyım bilmiyorum ama yapılan işlem şimdiden şehirde infial yaratmış görünüyor. İşin hukuki ve yapılanların yasalara uygunluğunu savunanlara karşı çıkanların ileri sürdükleri dayanak ise kamu vicdanı.
SİT alanı olarak anılan bölgeyi imara açarak, yol, kaldırım gibi yeni hizmetler taahhüt eden belediye yönetiminin bu kararının emsal teşkil edeceği için planda olmayan bir kentleşme talebiyle karşı karşıya kalacağı ortada. Belediyenin böyle bir kaynağı var mı, varsa mevcut sorunların çözümü için bunu neden kullanmıyor tartışmaları tam bir kakofoniye dönüşmüş durumda.
Bu tartışmanın sonucu neye bağlanır şimdiden söylemek zor. Ama görünen o ki, eğer, belediye yönetimi kararından caymaz ya da mahkeme kararıyla iptal edilmez ise doktorlar kooepartifi üyeleri hem yüksek bir rant hem de yüksek bir yaşam standardı yakalamış olacaklar… Ama bu mesele ve orada kurulacak site, nasıl İSKİ skandalı yıllarca SHP/CHP’nin başını ağrıttıysa burası da hem yerelde hem de genelde CHP’nin önüne çıkarılacak mide bulandıran ‘sinek’ vakasına dönüşebilir.
Bireyin değil toplumun çıkarını savunduğunu söyleyen bir partinin ve onun mensubu şehir yöneticilerinin belki de yapması gereken, yol yakınken, bir kaç kişiye rant sağlamak için bütün bir kenti karşısına alıp ömür boyu bununla anılmamak en doğru seçenek olabilir diye düşünüyorum.
Özelde memlekette ama genelde de siyasetin en sevdiği oyunlardan biri şu: Koltukları saymak. Kim nerede oturuyor oturacak, kimin yardımcısı kim oldu olacak, hangi bakan değişecek ve yerine kim gelecek, hangi genel başkan “yeni yüz” diye vitrine çıkarılacak… Sonra da bu trafik, sanki hayatımızın derdi buymuş gibi, günlerce haftalarca konuşulur.
Çünkü devlet dediğimiz mekanizma, bu yöntemle, yani kim nerede oturursa otursun, bu düzenin devamı için gerekli rızayı üretiyor. Rıza üretilsin ki işler zıvanadan çıkmasın, öfke taşmasın, umutsuzluk örgütlenmesin. Siyaset bunun aracı haline geldiğinde de, seçimler bir “tabela değişimi”nden öte bir işlev görmüyor.
“Bu İktidar gitsin” demek kolay ve hatta böyle düşünenlerin haksız olduğu söylenemez. Ama sadece “gitsin” demek, düzenin aynı rayda yeni bir makinistle yoluna devam etmesine de kapı aralıyor. Bugün bize “normalleşme” diye pazarlanan şeyin büyük kısmı, aslında eşitsizliğin normalini geri çağırmaktan ibaret. Yani halk nefes alamazken, “piyasalar rahatlasın” diye derin bir iç çekiş…
Bakın şu cümleleri hepimiz ezbere biliyoruz:
“Piyasa böyle istiyor.”
“Yatırımcı ürker.”
“Kredi notu düşer.”
“Dışarıdan para gelmez.”
Bunlar teknik uyarı gibi sunuluyor. Oysa gerçekte bu cümleler, siyasetin alanını daraltan bir yönetme biçimi. Siyasete “şunu konuşma, bunu tartışma; sakın ola düzenin sinir uçlarına dokunma” diye çizilmiş bir dar koridor. O koridorda yürüyen partiler de birbirine benziyor. Ekonomide tekelleşme piyasayı birkaç dev aktöre sıkıştırıyorsa, siyasette de partileri aynı programın farklı ambalajlarına çeviriyor.
Vaatler değişiyor, sloganlar değişiyor; ama program hep aynı yere çıkıyor:
“Piyasa dostu.”
“Sermaye dostu.”
“Finansmana erişim.”
“Dış kaynak.”
Sonuç: Halkın gözünde siyaset bir “marka rekabeti”. Etiket değişiyor, içerik aynı. Ve bu tektipleşme, umutsuzluğu büyütüyor. Çünkü insanın önüne “değişim” diye konan seçenekler aynı fotoğrafın farklı filtreleri olunca, yurttaş ister istemez şunu hissediyor: “Benim hayatım zaten karar masasında yok.”
Türkiye’nin bu noktaya nasıl geldiğini de bilmiyor değiliz. 1980 sonrası 24 Ocak kararları ve darbe iklimi… 1990’larda gümrük düzenlemeleriyle tarımın, kırsalın çözülmesi… 1999 krizi sonrası IMF–Dünya Bankası reçeteleri, “kurumsal bağımsızlık” adı altında ekonomi yönetiminin halktan koparılıp dış denetime daha açık hale getirilmesi… Bu adımların ortak yönü şuydu: Üretimi, emeği, köylüyü, kamu yararını değil; finansın, ithalatın ve rantın konforunu büyütmek.
Sonra ne oldu?
Köy boşaldı; şehir ucuz işgücü deposuna döndü. Tarım “ithalatla idare edilir” masalına teslim edildi. Sanayi “montaj”la övünür hale getirildi. Borç hane halkının üzerine çöktü. Yoksulluk tek tek insanların hikâyesi olmaktan çıkıp toplumsal bir dile dönüştü. Bir ülke düşünün: İnsanlar kendi hayatlarının hesabını tutamıyor ama televizyonlarda sürekli istatistik dinliyor. “Veri” var, “grafik” var, “sunum” var; ama sofrada eksik var, evde soğuk var, gelecekte sis var.
Peki halk neden buna razı olsun?
Asıl yakıcı soru bu. Ve bu sorudan kaçmak için siyaset, çoğu zaman ya “sabır” öğütlüyor ya da meseleyi kişilere indiriyor. Bir günah keçisi buluyor: Bazen tek adam, bazen bir bakan, bazen bir Merkez Bankası başkanı… Kusur arıyor, dişli arıyor, vida arıyor; ama makineye dokunmuyor. Oysa makine aynı makine: Ücretleri baskılayan, sendikayı zayıflatan, kamuyu küçülten, sermayeyi büyüten, borcu yaygınlaştıran neoliberal düzen.
Bu düzenin en büyük marifeti de bunu insanları yurttaş olmaktan çıkarıp seyirciye çevirerek başarıyor. Bununla “Sen yerinde dur; biz (dünyayı) senin adına yönetiriz” diyorlar. Halkın eline en fazla dört yılda bir oy veriliyor; sonrası “uzmanlar”, “piyasalar”, “krediciler”…
İşte tam da bu yüzden, “iktidar gitsin” yetmiyor. Yerine ne gelecek sorusunun yanıtını, program program, madde madde konuşmak zorundayız. Çünkü iktidar hedefi bir sınıfsal tercihtir. Kimin için iktidar? Emeğin mi, sermayenin mi? Kamu yararının mı, rantın mı? Üretenin mi, aracının mı?
Bu sorulara ezilen çoğunluğun sorunlarına çözüm bulma tarafında durarak yanıtlayacak olanlar hiç kuşku yok ki ülkemizin “makyaj”a değil, nefese ihtiyacı var diyeceklerdir. Ve nefes, piyasaların değil insanların rahatlamasıyla gelir.
O zaman gelin, “normalleşme” diye bize sunulan şeyin aslında neyi normalleştirdiğini açık açık söyleyelim: Eşitsizliği, güvencesizliği, borçla yaşamayı, kirayla boğuşmayı, çalıştığı halde yoksul kalmayı…
Buna razı değiliz. Çıkış yolu da hayal değil; gayet somut:
. Üretim odaklı ekonomi: Tarımı ve sanayiyi ithalatla idare eden değil, planlayan ve güçlendiren bir çizgi.
. Sosyal devletin gerçek dönüşü: Barınma, eğitim, sağlık, ulaşım gibi temel hakları kamusal güvenceye alarak.
. Tekelleşmeyle mücadele: “Rekabet masalı”yla değil; denetimle, kamu yararıyla, kamusal girişimle.
. Yerelden demokrasi: Belediyeyi halkın söz ve karar süreçlerine katıldığı dayanışma örgütüne çevirmek.
. Siyasette ideolojik netlik: “Herkese her şey” diyerek herkesi oyalayan değil; “kimin için iktidar” sorusuna açık yanıt veren bir hat.
Bu hattı kurmadan, sadece koltuk değiştirerek, sadece tabelayı yenileyerek, sadece “gidenin suçları”na yüklenerek ilerleyemeyiz. Çünkü gidenin yerine gelen aynı programa biat ederse ya da ediyorsa, bir süre sonra o da “piyasa böyle istiyor” demeye başlayacak. Ve halk yine aynı duvara toslayacak.
Memlekette mesele “kim kazanacak” değil. Mesele şu: Kazanan neyi, kim için yapacak?
Bu soruyu sormayan siyaset, ne kadar gürültü çıkarırsa çıkarsın, eninde sonunda düzenin rıza üretim bandına yeniden bağlanır.
Bizim işimiz o bandı kırmak. Siyasetin alanını, halkın gündelik hayatına dokunan somut bir adalet programıyla genişletmek. Emeği büyüten, dayanışmayı kuran, kamuyu yeniden hatırlatan bir yön değişimini “seçenek” değil, “zorunluluk” haline getirmek.
Çünkü bu ülkede insanların makyaja değil, nefese ihtiyacı var…
TURGAY DEVECİ
Eger barış süreci akamete uğramaz, uğratılmaz, yani alt kimlik milliyetçiliğinin siyaset üzerinde yaptığı serap etkisi dağılırsa ortaya çıkacak sosyolojik iklim, siyasetteki tıkanıklığı açacak seçeneklerin oluşmasının önünü açabilir.
Aslında barış sürecinin de siyasi, ekonomik ve jeopolitik tıkanmaların bir sonucu olduğunu söyleyebiliriz. Eski hikâyeler albenisini kaybettikçe anlatıcılarının özgül ağırlığı da ortadan kayboluyor, farklı yollar aranması kaçınılmaz oluyor. Aynı emareler muhafazakâr-laik çatışmasını kaşımanın ekonomik resmin üzerini örtmeye yetmemesi gerçeğinin ayyuka çıkması konusunda da görülebilir. Ama oralara şimdi girmeyelim…
Alt kimlik tartışmalarının olmadığı bir Türkiye, siyasetin elle tutulur konular tartışılarak yapılmasını gerektiren bir ortama zemin hazırlayacaktır, en azından umudumuz o yönde. Böyle bir Türkiye’nin siyasi haritası nasıl görünür diye merak edenler varsa, son Almanya seçimlerine bir göz atmalarını öneririm.
Sosyal Demokrasi’nin, anavatanı sayılan Almanya’da hezimete uğramasına yol açan şartlar aslında birebir Türkiye’de de mevcut olmasına rağmen hali hazırda kimlik siyasetinin sisi ve pusu arasında kayboluyor. Bu sis dağılırsa olacak olan, dünyanın dört bir tarafında yaşandığı gibi merkez siyasetin gerilemesi olacaktır.
Sosyal demokratlar (SDP), Almanya’da ağır bir yenilgi aldı. Hezimeti görünür kılan ise kamu yatırımlarının arttırılmasına karşı çıkan ve hükümeti çalışamaz hale getiren koalisyon ortağı liberal FDP lideri ve Maliye Bakanı Christian Lindner’in, SPD’li Başbakan Olaf Scholz tarafından görevden alınması sonucu gerçekleştirilen erken seçimler oldu.
Alman sosyal demokratlarının çöküşünün stratejik ve taktik sebepleri var. Taktik sebeplere fazla girmiyorum zira Almanya’nın iç siyasi dengeleriyle ilgili konular. Kaldı ki Türkiye siyaseti sağ olsun ‘taktik’lere bizi yeterince doyuruyor. Hezimetin stratejik sebepleri ise daha eski ve daha derin: 1995-1999 yılları arasında SPD Genel Başkanlığı yapan Oskar Lafontaine, bu ağır yenilginin gelişini daha 2000 yılında ‘Biz artık politik düzlemin arz tarafındayız, artık hepimiz neo-liberaliz.’ diyerek haber vermişti.
Sosyal demokrasinin kapitalizmle uzlaşması ve onun sınırlayıcısı değil rızacısı konumuna gelmesi, kendisine sırtını dönen sosyal demokrasiye halkın da sırtını dönmesi sonucunu doğurarak tüm dünyada sosyal demokrat partilerin oylarını eritti. Nihayetinde sosyal demokrasinin kalesi olan SPD’nin oyları yüzde 16’ya kadar düştü.
Ama bu meselenin yalnızca bir yüzü… Meselenin diğer yüzü ise kapitalizme teslim olan sosyal demokrasi ve onun partisi SPD’nin, bu tercihler bütünü nedeniyle rızaen boşalttığı siyaset alanının, kısmen de olsa aynı teslimiyeti göstermeyenlerce kısa sürede doldurulduğunun görülmesidir.
‘Artık hepimiz neo-liberaliz’ diyen Lafontaine, SDP’den istifa ederek sosyal demokrasiyi soldan eleştiren çeşitli isimlerle birlikte seçim ittifakları oluşturdu, Sol Parti’yi (Die Linke) kurarak parlamentoya taşınmasında önemli görevler üstlendi. Onun hem yoldaşı hem de eşi olan Sahra Wagenknecht ise yola BSW (Sahra Wagenknecht ittifakı) olarak devam etti ve bu iki parti, son seçimlerde yaklaşık yüzde 14 civarı oy aldılar.
Bu durum, daha önce SDP’ye oy verenlerin dâhil olduğu önemli bir seçmen kitlesinin merkezden uzaklaştığını işaret ediyor. Sol Parti ve BSW’nin topladığı oy, sosyal demokrasinin mevcut sorunlara yanıt üretememedeki başarısızlığının nedeninin, o sorunların nedeni olan kapitalizmle mücadele etmek yerine ona teslim olmasından kaynaklandığını düşünenlerin arttığına işaret ediyor. İşin içine merkez sağdan oy alan AfD’yi de eklediğimizde merkez siyasetin giderek alan kaybettiğini daha net bir şekilde görmek mümkün. Öyle ki, geçmişte oy toplamları yüzde 90’lara vardığı için ‘Büyük Koalisyon’ olarak adlandırılan merkez sol SPD ve merkez sağ CDU’nun son seçimdeki oy oranları toplamı yüzde 45’i bile bulamadı.
Yazının girişinde de sözünü ettiğim gibi eğer alt kimlik milliyetçiliğinin siyaset üzerindeki etkisi dağılırsa, bu durum ülkemizde dolaylı da olsa yeni ve Almanya örneğini verdiğim ve dünyanın geri kalanında da benzer şekillerde tezahür eden bir siyasi iklimin oluşmasına yol açacaktır. Bu da meselenin esasına, yani vahşi kapitalizm tarafından sürekli örselenen insanların sorunlarına odaklanma fırsatı yaratacaktır.
İşte bu paradigma değişimi, aynı Almanya’daki SPD gibi, kendini merkezde ve sosyal demokrat olarak tanımlayan CHP’yi ve bağlantılı olarak daha soldaki organizasyonları yeni bir tutum belirlemeye itebilir. Kapitalizmin yıkıcılığını ve yarattığı tahribi görmezden gelen her merkez partinin, durduğu yere bağlı olarak solundan ya da sağından baskı altına alındığı bir siyasi iklim çok uzak olmayabilir.
Bu yeni durum, nasıl olsa muhaliflerin gidebileceği başka bir yer olmadığı varsayımıyla siyasi mücadele alanının önemli bir bölümüne el koyarak oligarklaşan CHP’yi sarsacak, neoliberalizme teslim olanların koltuğunu sarsma potansiyeli üretebilecek, bu da, siyasi alanda yeni sözlerin duyulmasını kolaylaştırıp yeni konumlanmaların önünü açabilecektir kanaatindeyim. Bu yeni durumun yaratacağı sosyolojinin, sosyalist ve devrimciler açısından yeni bir dünya yaratma arayışına olumlu katkılar sunacağı anlamına gelmesi ihtimali de hiç uzak değil…
Birçok kişiye, siyasetin günlük hesapları içerisinde bu bahsettiklerim çok uzak gerçeklikler olarak görünecektir. Ancak yüz yıllık politikaların, ittifakların, ezberlerin birkaç günde dağıldığı günümüz dünyasında çok açıkça görülebilen trendlerin ve zamanın ruhunun önünde durabilecek hiçbir aktör, taktik, oluşum bulunmadığını yaşayarak hepimizin göreceğini düşünüyorum.
Türkiye sermayesinin iki lokomotifinden birisi olan ailenin genç bir üyesinin Forbes Türkiye’ye verdiği röportajda okuyuculara okuma tavsiyesi olarak, neredeyse yüz yıldır liberallerin kutsal kitabı olan Ayn Rand’ın Atlas Shrugged kitabını sanki yeni bir keşif yapmış gibi önerdiğini görünce ister istemez güldüm. Türkiye sermayesinin her jenerasyonda istikrarlı bir şekilde yeniden ürettiği vasatlık ve vizyonsuzluk, özellikle de dünya konjonktüründen aldığı desteğin de kesilmesiyle birlikte, bu rüzgarın karşısında durmasını imkansız hale getiriyor, gerisi sadece zaman meselesi..
Veri politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız. Detaylar için veri politikamızı inceleyebilirsiniz.