12 Şubat 2020 Çarşamba
ZEKİ YÜCEL
Orhan Kemal’in yukarıda anlattığı anısını bir de Yaşar Kemal’den dinleyelim.
7 Nisan 1966’da Gen-ar Tiyatrosu’nda Orhan Kemal’in 30.Sanat Yılı kutlanmaktadır. Konuşmacılar arasında Yaşar Kemal de vardır.
Bu satırların yazarının da bulunduğu kutlama yıldönümünde Yaşar Kemal şöyle konuşur:
“Ben ona hikâyelerimi okumaya başladım. Dinledi. ‘İyi…İyi – güzel…’ dedi. Beni şöyle tepeden tırnağa süzdü. Gözleri yırtık ayakkabılarımın üzerinde bir süre durdu. Keskin bıçak gibi sert bir sesle, ‘Allah aşkına söyle arkadaş! Sen kimden yanasın?’ dedi.
Ve o gün Adana İstasyonu’na gittik. Adana İstasyonu bir yırtık –pırtık insan pazarıdır. Binlerce insan gece-gündüz toprak gibi o istasyonda kaynaşır durur. İstasyonun önü o zamanlar bomboştu. Her gün o düzlükte onbeş-yirmi köy kalabalığı hasta, sayrı, sıtmalı kaynaşır durur. Bir içimlik suya muhtaç insanlar. Orta Anadolu’dan dimdik gelmiş, Çukurova’da hastalanmış, sıtmadan zangır zangır titreyen insanlar…
Orhan Kemal:
“Bak arkadaş! Bunlardan yanamıyız yoksa Temir ağadan yana mı?”
Temir Ağa denilen adam Çukurova’nın en topraklı adamıydı. Yüzbinlerce dönüm tarlası vardı. Bu ağayı bana örnek gösterdi.
Neyse… Ben de artık hikâyeler yazmaya başlamıştım. Köyümden aldı ayda bir Adana’ya geliyor, hikâyelerimi Orhan Kemal’e okuyordum. Orhan Kemal’in deyimiyle “Bir eşek yükü hikâyeyle gelip, kafasını ütülüyordum. Orhan Kemal’e ne kadar çok hikâye getirirsem getireyim, bir tek cümlesini kaçırmadan dinliyor, sonra da hikâyeler üzerine tartışmalara giriyorduk…”
Yaşar Kemal yıllar sonra Orhan Kemal’in ölümünün ardından şöyle konuşacaktı:
“Orhan Kemal benim ustamdı. Türkiye büyük bir yazırını kaybetti…”
İLK YAZARLIK KAZANCI
Orhan Kemal uzun bir süre yazdıklarının altına ‘Orhan Raşit’ olarak imza atmaktadır. Ancak bir gün, o günlerde ‘Yürüyüş Dergisi’ni çıkaran ve yöneten Kemal Sürker’den bir mektup alır. Sürker, kendisinden dergisinde yayınlanmak üzere hikâyeler istemektedir. Orhan Kemal de bir hikâye postalar. ‘Telefon…’ adlı hikâye, Yürüyüş Dergisi’nde hemen yayınlanır. Ancak hikâyesinin altındaki imza Orhan Raşit değil Orhan Kemal’dir.
Bu durum Orhan Kemal’in tuhafına gider. Kemal Sürker’e bir mektup yazarak durumu sorar.
Kemal Sürker Sıkıyönetim ilan edildiğini, başına bir şey gelmesin diye Orhan Raşit imzasını değiştirdiğini belirtir.
Orhan Kemal ilk önceleri söz konusu imza değişikliğini yadırgar. Sonra da hoşuna gider. Hatta çevresine, “Yahu! Bu imza kıyak be… Hoşuma gitti” der.
“Bundan böyle Orhan Raşit yerine Orhan Kemal’i kullanacağım. Eşin dostun haberi olsun” diye ekler.
HOŞÇAKAL ÇUKUROVA, HOŞÇAKAL ADANA
Günler günleri, aylar ayları, yıllar yılları kovalar ve gelir 1950 yılı. Genel seçim olur. Demokrat Parti iktidardadır.
Orhan Kemal Adana Sıtma Savaş Derneği’nin katibidir. Ne katibi?… Kapıcısı, odacısı, bir bakıma herşeyi… Bir de Bağ ve Bahçeler Derneği’nin işlerini de yapmaktadır. Öte yandan Etipbağ Odası’nın katipliğini de birlikte götürmektedir. Tüm çalıştığı yerlerde toplam eline geçen 160 ile 180 Liradır.
Zar zor geçinmektedir. “Mim”lidir. Attığı her adım, görüştüğü herkes takip edilmektedir. Habire yazmaktadır. İstanbul’dan çok uzakta olmasına karşın artık tanınan bir yazardır. Artık kaleminden de üç-beş kuruş gelmektedir. Ama Bereketli Topraklar’ın bu yiğit insanına devlet bir tokat daha atar. “Yeter! Söz milletindir…” diyerek iktidara gelen Demokrat Parti Orhan Kemal’i Sıtma Savaş’taki işinden çıkartır.
Söz konusu günlerde artık İstanbul’a göçme fikri yer etmeye başlar. Bu ünlü Adana çocuğu, bir zamanların meşhur santroforu, ele avuca sığmaz futbolcusu Türk Edebiyatının bu yeni kalemi Adana’da durmak istemez. İstanbul’a taşınma düşüncesini baba Kemali Bey’e açar. Onay alamaz. Baba Kemali Bey Orhan Kemal’in İstanbul’a gitmesini hiç istemez.
Ama bıçak kemiğe dayanmıştır bir kez. Hiç bir kimse, hiçbir kuruluş iş vermemektedir.
Bu arada baba Kemali Bey de vefat eder.
Günlerden bir gün İstanbul’a taşınma düşüncesini Yaşar Kemal’e açar. Gerisini Orhan Kemal’in anılarından aktaralım:
“Yaşar o günlerde Adana’ya sık sık gelir, en çok da bana uğrardı. Çoluğu çocuğu toplayıp İstanbul’a göçeceğimi öğrenince:
“Sahi mi lan!” demişti.
Düşünmüş. Sol elinin başparmağını uzun uzun kemirdikten sonra, aniden karar vermişti:
“Ben de gelirim!….”
O’nun İstanbul’da tanıdığı yakınları vardı, coşmuştu. Düşünecek hiçbir şey yoktu. Nasıl olsa birer iş tutardık. Koca İstanbul’du bunun burası… Gerekirse bir çekçek alır önde Yaşar, arkada ben Eminönü-Fatih bilmem nerelerde domates-biber-soğan satardık. Aklıma yatmıştı. Çünkü o zaman ben 37 yaşında, Yaşar benden 9 yaş küçük olduğuna göre 28 falan filan… Aramızda yaş farkı yoktu. Gene de yaşıt sayılırdık. Bunu bir türlü çözemedim gitti.
Bir gün duydum ki; Yaşar atlamış gitmiş.
Ben de arkasından…
Çoluğu çocuğu topladığım gibi bir 3.mevki tren kompartımanında tuttum İstanbul’un yolunu.
Ve cebimde 400 lira…
(BİTTİ)
ZEKİ YÜCEL
Görüldüğü gibi 1920’lerin, 30’ların, 40’ların Adana’sında bir avuç insan, işçilerin – köylülerin sorunlarına ilgi duymakta, kendi aralarında ülkenin sorunlarını tartışmaktadır. Bunlardan Selahattin Usta, İsmail Usta, Ali Şahin ve Dayı Remzi gibiler işçi önderleridir.
Abidin Dino, Orhan Kemal gibiler de sanat ve edebiyatla ilgilidirler. Yaşar Kemal de aralarına sonradan katılmıştır. Başta Abidin Dino olmak üzere tümü mimlidir.
Attıkları her adımdan bile polisin haberi vardır. İçeri tıkmak için küçük bir fırsat kollanmaktadır.
Bu arada tarım makinalaşmakta, arkasından da üretim artmakta, üretimin artışının doğal sonucu olarak çırçık ve dokuma fabrikalarının biribiri ardına açılmakta, Adana’ya yakın – uzak illerden ipini koparan yoksul insanlar bir lokma bir hırkaya çalışmak üzere bu kente doluşmaktadır.
İşte Orhan Kemal (Mehmet Raşit Öğütçü) Yaşar Kemal (Kemal Sadık Gökçeli) ve Abidin Dino gibi sonradan ülkenin ve dünyanın tanıdığı ressam ve yazarları olacak sanatçılar bu kentte yaşamaktadırlar.
Türk’ü, Kürd’ü, Arab’ı, Çerkez’i, Boşnak’ı birbirine karışmıştır. Adana adeta bir ırklar galerisidir. Bir uygarlıklar karmaşasıdır. O arada yakın veya uzak Toroslar’da ova köylerinde yaşayan Türkmenler, Farsaklar, Avşarlar, Yörükler gibi göçebe Türk oymakları da ekmek uğruna Adana’ya inmektedirler.
İşte bu insanlar bu çelişkiler yumağı kentin ve sırtını dayadığı ovanın ve buralarda yaşayan insanların öyküsünü, romanını yazmaya, resmini yapmaya başlamışlardır.
Biz burada o günlerin Adana’sını bir yana bırakalım ve Orhan Kemal’in anılarından Yaşar Kemal’in ilk yazarlık macerasına girelim.
“Bir sabah bizim evi kapısı deli deli yumruklandı. Merdivenleri hızla inip kapıyı açacaktım ki; ayağım kaydı. Dizin fena halde basamaklardan birine çarptı. Etim ezilymiş derim soyulmuştu. Bir de baktım bizim Yaşar…
Elinde kitap, defter, her zamankinden daha coşku içinde:
“Geldim ha Raşit…”
“İyi, hoşgeldin ama sabah sabah ya fettah ya…”
Yaşar elindeki defteri sallayıp,
“Müthiş… Müthiş…”
“Ya!”
“Köyde ne düşündüm biliyon mu?”
“Ne düşündün?”
“Ot gibi yaşayan insan çok bu dünyada dedim”
“Eeee!”
“Mesela; insan kendinin ot olmadığını ispat etmeli.”
“Yani!”
Gözlerini kıstı. Daha önce bütün bunları nasıl – niçin tasarladığı, deftere yazdığı şeyleri açtı:
“Bak! Bak ne yazdım?”
“Ne bunlar?”
“Ne mi? Hikaye!…”
“Hikaye mi!”
“Heyye gardaş!… Oturdum köyde hikaye yazdım.”
O gün Yaşar’ın elinde defteri önce ırmak kenarı, oradan Demirköprü, Baraj, Baraj’dan Kanalköprü’ye, Dilberler Sekisi’nden İstasyon’a… Oradan vurduk dağlar içine…
Yaşar yazdığını okuyor, okuduğunu anlatıyordu.
Adana’yı fır döndük. Nadir’in kahvesine geldiğimiz zaman defter bitmişti.
Defter bitmişti ama, bende hal kalmamıştı… Bütün bir gün sütçü beygiri gibi dolaş babam dolaş. Kahvenin hasır iskemlesinden birini altıma çekmiştim ki Yaşar:
“Nasıl, iyi mi? Beğendin mi?”
“Lan dur feleksiz! Biraz nefes alak be!…”
Nadir’le mutad gevezeliğimiz böylece sürüp gitmişti.
İLK TELİF ÜCRETİ
Kitap olarak ilk telif ücretini Varlık Yayınları’nın sahibi Yaşar Nabi’den almıştım.
“Baba Evi”nin yayınlanmasından sonra gönderilen 50 Liranın mutluluğunu hiç bir zaman unutamadım. O gün, Nadir’in kahvesinden cümle alem ‘Yallah’ deyip, Dalgacı’nın meyhanesine… Tezgahın gerisinden kısık gözlerimi açıp garsona seslendim:
“Bak oğlum buraya!”
“Oooo, Takım-ı milli takım!…” diye laf atarken, önde Selahattin Usta, onun arkasından Osman Zengiler, Dayı Remzi, Yaşar Kemal, Pepe Ümit (Ümit Yaşar Oğuzcan) çöktük orta masaya… Elimi kaldırıp Dalgacı’ya seslendim:
“Bana bak Hamamcı Güzeli. Bu akşam iyiyiz…”
Dalgacı hafifçe gülerek masaya yaklaştı:
“Lan Raşit! Oturuşun, edan bile Harun Reşit gibi feleksiz!”
“Beğenmedin mi?”
“Muharrir olum. Artık muharrir bu Raşit!…”
“Hem de Ser Muharrir öyle mi?”
Osman Zengiler büyük kelam eden bir alim gibi:
“Mamıt, o da dokuz aylık deeel mi ki lan?”
“Heyye!”
Bu arada Dayı Remzi elini omuzuma atarak;
“Bu akşam içecik be!..Allahına gadar içecik hemde! Raşit ağamın canı sağolsun…”
“Kim öldürmüş ağalığı da Raşit kapmış?”
“Peder-i muhtereminiz…”
Bu akşam takılmalar, gülüşmeler arasında Yaşar Nabi’den gelen “Baba Evi”nin parasıyla bir güzel kafaları bulduk.
Diyebilirim ki; Dalgacı Mahmut bizi kovmasaydı o akşam sabahı yapardık. Ayakta duramayacak kadar içmiştik. Mestan Hamamı’nı geçip Küpeli Han’ın önüne gelince durduk. İçimizden biri:
“Şöyle bir Adana turu yapalım mı?”
“Heyye!…”
“Kıyak olur!…”
“Açılırız…”
Yaşar Kemal yanımızdan geçen bir faytona,
“Halo dur!” dedi.
Doluştuk fiyakalı faytonun içine, vurduk İstasyon’dan Demirköprü’ye. Set üstünden Sinekli Park’a, derken Taşköprü… Kalekapısı… Ulus Parkı derken, Yağcami, Adana’yı fır döndük. Şiir, hikaye, roman, karı-kız, aşk üstüne ne varsa bir bir sayıp ortaya döktük…
Biz gene 1940’ların son yıllarına, Adana’ya ve Orhan Kemal’in çileli günlerine dönelim.
Mehmet Raşit artık okur-yazar takımı arasında Orhan Kemal adıyla tanınmaya başlamıştır. Yazdığı öyküler birbiri ardına yayınlanmaktadır. Ama kadim dostları onu Raşit olarak çağırmaktadırlar. Bu arada o günlerde bir hayli tanınan şair Mehmet Kemal Adana’da askerlik yapmaktadır.
Dergilerdeki adından tanıdığı Orhan Kemal’i bulur ve tanışırlar. Varlık Dergisi sahibi Yaşar Nadi de gelir Adana’ya. Orhan Kemal’den yazdıklarının tümünü dergiye göndermesini ister. Orhan Kemal’in yazdığı öyküler o yılların eleştirmenlerinin de dikkatini çekmeye başlar. Ve Orhan Kemal’in sanatı üzerine eleştiri yazıları da yer alır. Sanat – Edebiyat Dergilerinde.
Ve günlerden bir gün, postacı kapıyı çalar.
Şimdi de, Orhan Kemal’in o günkü anısına dönelim:
“O gün Yaşar Nabi’den ‘İstasyon’ adlı hikayemin telif hakkı olarak iki onluk gelmişti. Postacı havaleyi kapıdan uzatıp kaşla-göz arasında gitmişti.
Hemen masadan fırladım. Sıtma Savaş derneği’nin kepenklerini indirip attım kendimi sokağa. Köşeyi dönüp Çerçi Yusuf’un önünden geçtim ki bir yağmur!…
Bir yağmur ki; sel sele gidiyor. Melekgirmez’in başında durdum. Horozdibak tarafına baktım. Sanki gök yarılmış… Adana yağmuru bu!… Bir bakarsın testi kırılmışcasına sular yallah aşağıya… Bir bakarsın günlük güneşlik.
Neyse… Attım kendimi suların içine. Islanacak mışım, ayaklarıma su dolacak mış, hasta olacak mışım… Vızgeliyor!… Kızılay Caddesi’ni hızla geçip Postahane’nin önüne geldiğimde sırılsıklamdım. Artık lam-ı cim-i yok, kalemim paraydı… Demek evime, çocuklarıma onun-bunun yanında yazıcılık yapmadan da para kazanacak duruma gelmişim. Yani kısaca kendini yazar olmuş ‘muharrir’ kervanına katılmış sayıyordum.
Islak cebimden mendilimi çıkarıp önce yüzümü, sonra saçlarımı kurulayıp memurun uzattığı kayıtlara imzamı çakıp, gıcır gıcır iki onluğu cebe indirmenin rahatlığı içinde Nadir’in kahvesine çulu zor serdim.
Nadir:
“Bu ne lan! Oğlum suya düşmüş sıçana dönmüşsün… Gene kavga mı ettin?”
“Kovuldun mu? Ağalara fazla mı geldin?”
“Bu yağmurda ne işin var kitapsız? Bana bak haremağası. Bir gün yağmur deyip bir gün çamur deyip vakitli-vakitsiz işi asarsan bir bakarsın ki; Veremle Savaş mıdır, Sıtma Savaş mıdır her ne halse suratına kapıyı şırrak diye kapatırlar… O zaman da avrat tuz der, seninki de cızzz der. Evde çocuklar ekmek bekler yahu!…”
Elimi havaya kaldırdım Nadir’in sözünü kestim0
“Kafi!… Bir çay yap da içimiz ısınsın. Büyük büyük kelamları kendine sakla. Lazım olur be Nadir Efendi…”
“Efendi baban!”
“Elbette şüphen var mı?”
“Ulan deve! Kövtü mü söyledik. Ben iyiliğini istiyorum. Oğlum senin gibiler adam olmaz. Bak buraya yazıyorum. Sen adam olursan ben…”
“Sen de…”
“Çıkarım şu Horozdibak’a cümle alem üstümden…”
“Bu yaştan sonra sana kim bakar be!”
(DEVAMI YARIN)
ZEKİ YÜCEL
Orhan Kemal 1938 yılında askere çağırılır. Askerliğini bedelci olarak Niğde’de yapmaktadır. Askerde de rahatı yoktur. Sürekli takip altındadır. Ve günlerden bir gün Nazım Hikmet’in kitaplarını okuduğu, diğer erlere devlet ve hükümet aleyhinde propaganda yaptığı için Askeri Mahkemeye verilir. Kayseri 6.Kolordu Komutanlığı Askeri Mahkemesi’nde yargılanır. Yargılama sonunda 5 yıla mahkûm olur. Bu arada ilk şiirlerini de yazmaya başlamıştır. Şiirleri daha çok hapishaneye dairdir ve hüzünlüdür.
Hapse düşmeden 40 gün önce kızı Yıldız doğar.
Bu yüzleri salyalı, kirli, iğrenç çehreler
Korkunç bakışlarıyla beni çıldırtacaklar.
Kimbilir belki bir gün içeriye girenler
Yerde cansız uzanmış bir ceset bulacaklar…
Bu hayata el atan bu imansız duvarlar
Arasında bunalan deliren bir insan var…
Söz konusu şiirler 7 Gün Dergisi’nde yayınlanmaya başlar.
Bu arada Atatürk’ün vefatından sonra baba Kemali Bey 1939 yılının başlarında Türkiye’ye döner. İlk işi oğlu Orhan Kemal’i Kayseri Hapishanesi’nden Adana’ya naklettirmek olur. Ancak bir yığın uğraştan sonra.
Kemali Bey bir süre sonra Bergama Ağır Ceza Reisliği’ne atanır. Orhan Kemal’in Adana’da yalnız kalmasına gönlü razı olmadığından ve daha çok kendisine yakın olmasını da isteği için oğlunu Adana’dan Bursa Cezaevi’ne naklettirmeyi başarır. Bu nakil Orhan Kemal’in edebiyattaki yönünü tümden değiştirecektir.
Bursa Cezaevi’nde Nazım Hikmet’le tanışacaktır. Nazım Hikmet onun için bir gönül kahramanıdır. Ve koskoca bir şanstır.
Ve bir gün Nazım Hikmet’in hapishaneye geldiği duyulur. Orhan Kemal Nazım’ın gelişine müthiş sevinmektedir. Ama bir o kadar da heyecanlıdır. Ancak başka başka koğuşlardadır. Nazım Hikmet bir dilekçe vererek koğuşunu değiştirmek ister. İzin çıkar ve Orhan Kemal’in bulunduğu 72.Koğuş’a gelir. Söz konusu koğuş daha sonra Orhan Kemal tarafından aynı adla oyun olarak yazılmıştır.
Aradan çok geçmez. Orhan Kemal yazdığı şiirleri Nazım Hikmet’e okur.
Gerisini Orhan Kemal, Nazım Hikmet’le 3,5 yıl adlı Anı kitabında şöyle anlatmaktadır:
-‘Sizde sanat için iyi bir kumaş var muhakkak. Demin şiirinize karşı fazla haşin davranmıştım. Beni mazur görün. Sanat bahislerinde hiç şakam yoktur. Bu itibarla… Evet, sizde iyi bir sanatkâr için gereken iyi bir kumaş var…’
Kaşları çatıldı, açıldı. Piposuna tekrar tütün koydu, ateşledi. Dumanı alıp bıraktı: ‘Size bir teklifte bulunabilir miyim?’
-‘Hay hay…’
-‘Sizinle yakından meşgul olmak istiyorum. Yani kültürünüzle. Evvela Fransızca, sonra diğer kültür bahisleri üzerine muntazaman dersler yapacağız. Tahammülünüz var mı?’
-‘Var…’
-‘Söz mü?’
-‘Söz…’
Elini uzattı. İnce bilekli hafif çilli elini tuttum.
-‘Bıkmadan, usanmadan…’
-‘Evet. Bıkmadan… Yorulup usanmadan… Pekâlâ, bu iş oldu.’
Piposunu yeni baştan neşeyle çekiştirmeye başladı.
Her gün 7-8 saat bazen daha da çok birlikte ders çalışır gibi çalışıyorduk. Bana göre onunkiler gibi şiirler de yazıyordum. Ama göstermeye cesaret edemiyordum. Onunkiler ne kadar pürüzsüzdüler. Az sözle ne kadar çok şey anlatabiliyordu. Hâlbuki benimkiler baştanbaşa takır tukurdu.
Baştanbaşa kılçık dolu. Aylardan sonra ona gösterdiğim ilk şiirim, ‘Bir Beyrut Hikâyesi’ oldu.
-‘Oku bakalım’ dedi.
Çekine çekine okumaya başladım:
“Beyrut’ta
Yeni İstanbul Lokantası’nda
Bulaşıkların başındayım.
18 yaşındayım.
Saçlarım taralı ve parlak
Aklımda Eleni.”
Nazım Hikmet, Orhan Kemal’in şiirlerini pek tutmaz. Bu arada Fransızca dersleri sürer gider. Nazım ısrarla Batı edebiyatında Stendal’i, Balzac’ı, Gorki’yi ve daha başkalarını çok okumasını ister. Orhan Kemal iyi bir öğrenci olur.
-‘Nazım Hikmet’le 3,5 yıl’ adlı yapıtında gerisi şöyle anlatılıyor:
“Bir başka gün nedense eline bir roman başlangıcım geçer. Okur.
O sıra ben hapishane avlusundayım. Ayaklarında takunyalar koşarak heyecanla geldi. Adeta soluk soluğa sordu:
-‘Siz mi yazdınız bunu?’
Çekinerek;
-‘Evet…’ dedim.
-‘Birader… Neden bahsetmezsiniz bundan? Siz nesir yazın, nesir…’
Hayretler içindeydim. O uzun uzun anlattı. Sonra bir küçük hikâye denememi söyledi. Ama ben edebiyatımızın kaideleriyle hemen hiç uğraşmadığım, en yabancısı olduğum tarafı hikâyecilik bölümüydü.
Nazım:
-‘Daha iyi… Hiç kimsenin tesirine kapılmadan kendinize has şekil bulursunuz…’
Artık şiiri ikinci plana attım.
Nazım Hikmet Orhan Kemal’deki sanatçı cevherini Kemal Tahir’e yazdığı bir mektupta şöyle anlatır:
-‘Raşit Kemali’den pek memnunum. Herşeye rağmen Fransızcası ilerliyor.
Birçok yazıların üzerinde çalışıyor ve durup durup dev adımlarıyla ilerliyor. Ona güveniyorum. Bir yılda aştığı merhale en aşağı en aşağı 5 yılda aşılabilecek bir yoldur.’
Orhan Kemal artık tahliye olacaktır. Tutar ustası Nazım Hikmet için bir şiir yazar. Ayrılmadan önce şiiri Nazım’a okur:
‘Sen,
Promete’nin çığlıklarını
Kaba kıyım tütün gibi piposuna dolduran adam
Sen benim mavi gözlü arkadaşım
Kabil değil unutmam seni
26 Eylül 1943
Seni yapayalnız bırakıp hapishanede
Bir üçüncü mevki kompartımanda pupa yelken
Koşacağım memleketime…”
Nazım’ın gözleri dolu dolu olur…
ADANA’YA DÖNÜŞ
Adana’ya dönen Orhan Kemal yine işsizdir. Habire iş aramaktadır. Ama bir türlü bulamaz. Daha doğrusu kimse ona iş vermek istemez. Ancak Karataş’ta toprak taşıma işinde bir kaç ay amele olarak çalışır. 13 Temmuz 1944’de oğlu Nazım doğar. Nazım 3 haftalıkken Malatya’dan bir arkadaşı iş bulacağını söyleyerek Malatya’ya çağırır. Orhan Kemal nesi var nesi yok satarak Malatya’ya gider. Bir fabrikada iş bulur. Ancak askerlik tezkeresi istenince iş suya düşer. Aile binbir güçlükle tekrar Adana’ya döner.
Perişan bir durumdadır. Bu arada kalan 40 günlük askerlik hizmetini Kilis’te tamamlar. Öyleyken terhis edilmez. Sürgüne gönderilir. Baba Kemali Bey zamanın Başbakanı Recep Peker’e bir telgraf çekerek durumu bildirir.
Bunun üzerine Orhan Kemal bırakılır.
Askerlik biter. Orhan Kemal bir daha Adana’ya döner ama yine işsizdir.
Bir arkadaşıyla sebze nakliyatçılığına girişir. Adana’dan topladığı sebzeleri trenle İstanbul’a yollar. Fakat sebzelerin parası gelmez. O işi de bırakmak zorunda kalır. Sonuçta bir arkadaşının yardımıyla Adana Verem Savaş Derneği’ne memur olur. Maaşı 120 liradır. Bu iş de uzun sürmez. Yaklaşık 1 yıl sonra yine işsiz kalır.
Acımasız, perişan ve yoksul bir yaşam sürüp gitmektedir. Neyi tutsa elinde kalmaktadır. Koca bir aile onun sırtındadır. Onun eline bakmaktadır.
Baba, anne, kardeşler bir de henüz bebek bir oğul… Bekârlık günlerini özlemektedir. Gene şurada burada sürttürmektedir. Gene gittiği yerler Giritli’nin Kahvesi, oradan çıkar Nadir’in Kahvesi daha sonra Yüksek Kahve, (Yüksek Kahvenin yerinde şimdi Çetinkaya Mağazası bulunuyor./
Ama bu arada bir şeyi hiç mi hiç ihmal etmez. Yazmak…
Habire yazar. Az da olsa şiir, hikâye, roman… Bıkmadan, usanmadan…
Yazdıkları birbiri ardına çeşitli dergilerde yayınlanmaya başlar.
Artık İstanbul’da da tanınmaktadır.
Asım Bezirci ile Hikmet Altınkaynak’ın birlikte hazırladıkları ‘Orhan Kemal’ adlı yapıtta sözkonusu hikâyeler ve yayınlandıkları dergiler şöyle sıralanıyor:
1944 Kasım’ında Varlık Dergisi’nde “Revir Meydancısı Yusuf” hikâyesi basılır. Bunu 1945 Mart, Mayıs ve Haziran’ında basılan “Sürmeli, Askerlik Oyunu, Uyku” hikâyeleri izler.
1945 yılı Ocak ayında Orhan Kemal adı geçen derginin okurları arasında açtığı soruşturmada ‘En beğenilen hikâyeci’ seçilir. Buna karşın şiirin peşini bırakmaz. Orhan Raşit imzasıyla 1946’da Gün Dergisi’nde “Ekmek” ve “İşsizlik” 1947 yılında Yeni Ses Dergisi’nde “Bir Beyrut Hikâyesi” adlı şiirleri çıkar. Bunun yanı sıra dergilerde hikâyeleri de eksik olmaz.
Orhan Kemal imzasıyla 1946’da Gün Dergisi’nde “Üç arkadaş, Köpek Yavrusu, Bir Lira, Teberçeliğin Karısı” ve Yığın Dergisi’nde “Bir takım insanlar” 1947 yılında Seçilmiş Hikayeler Dergisi, 1948 Nisan – Mayıs sayısında Orhan Kemal’in biyografisini verir. 1949’da “Sarhoşlar” hikayesini basar. Bunu Yaprak Dergisi’nde 1949’da “İstasyonda”, “Roman” ve “Büyücü” hikayeleri izler.
Bu arada Baba Kemali Bey vefat eder. İkinci oğlu Kemal doğar.
(DEVAMI PAZARTESİ GÜNÜ YAYINLANACAK)
ZEKİ YÜCEL
Orhan Kemal evleneli 1 yıl olmuştur.
1938 yılı Şubat’ında bir gün Milli Mensucat Fabrikası’yla iş yapan toptancı Hilmi Efendi, Orhan Kemal’i Melekgirmez’deki dükkânına çağırır. Ona bir teklifte bulunur. Ortak iş yapmak istediğini söyler. Arkasından da baklayı ağzından çıkarır.
“Ben muhasebeye kalın bez, kalın iplik yazdıracağım. Sen ambarda çuvallara ince iplik-ince bez doldurtacaksın. Üst yanına karışma. Sen her hafta gel tertemiz bir yüzlüğünü al.”
Orhan Kemal ağaya fırlar, öfkelenir, teklifi orada reddeder. Tüccar Hilmi Efendi rüşveti katlar. “Hadi haftada 200” der, “300 olsun” der ama Orhan Kemal adamı iyice kalaylar.
Hilmi Efendi durur mu? Gizlice Nuri Has ağa ile görüşür ve olayı tam ters yüz ederek anlatır. Yani Orhan Kemal’in ambardan kendisine mal çalmayı teklif ettiğini söyler. Zaten bahane arayan Nuri Ağa da ay sonunda Orhan Kemal’in işine son verir.
Bu arada annesiyle kız kardeşleri de Kudüs’ten dönerler. Baba Kemali Bey orada kalır.
Orhan Kemal işten atılma olayını Nurer Uğurlu’ya şöyle anlatır:
“Aybaşında vezneden maaşımı alırken, veznedar, fabrika sahibi Nuri Has’ın imzası bulunan bir yazıyı bana uzattı. Hayretler içinde kalmıştım. İşime son verildiğini öğrenince şaşırdım. Neden? Niçin? Sebep ne? Diye düşünmeye başladım. Veznedara sordum;
– ‘Bilmiyorum’ dedi.
– ‘Nasıl bilmezsin?’
– ‘Nasıl mı? Bilmemenin nasılı olur mu?’
Muhasebeye koştum.
– ‘Bilmiyorum’
– ‘Kim bilir, kimden öğrenebilirim?…’
– ‘Bilmiyorum…’
Perişan bir durumda ağanın odasına geldim. Kapıcıya sordum:
– ‘Ağanın yanına girmek istiyorum…’
– ‘Yasak…’
– ‘Niçin?’
– ‘Niçin mi? Bilmiyor musun?’
– ‘Hayır’
– ‘Benden duymuş olma…’
Kapıcı bir çırpıda her şeyi anlattı. İftira korkunçtu. Düşmemek için duvara dayandım. Mosmor kesildim. Ağanın kapısını açıp rüzgâr gibi içeri daldım.
Ağzım köpüre köpüre Nuri Ağa’ya öyle şeyler söyledim ki ürktü, korktu.
Fabrikanın nasıl sahibi olduğundan başlayıp, ne fırıldaklar çevirdiğini, bunları kimlerle birlikte yaptığını herifin suratına bir bir sayıp, yine rüzgâr gibi bana bu iftirayı yapana, buna inanana, korkunç küfürler savurduktan sonra, odadan çıktım.
Hilmi Efendi’den hesap sormak üzere doludizgin koşmaya başladım.
Hilmi Efendi fitili almış, doğruca Pamuk Pazarı Karakolu’na koşmuş, dükkânının basılacağından, hayatının tehlikede olduğundan söz ederek tedbir alınmasını istemiş. Dükkân polisler tarafından çembere alınmış.
Ben de o anda dükkâna geldim. Hırsımı alamadığım için hüngür hüngür ağlamaya başladım.
Karakolda her şeyi heyecanla anlattım. Hilmi Efendi kireç kesilmiş titriyor. Her şeyi inkârdan geliyordu.
Neyse, komiser güngörmüş, ömür sürmüş bir insan sarrafı. İşin içinde bir bit yeniği olduğunu anlamış, Hilmi Efendi’ye çıkışmıştı. Bana dönerek; bir yanlışlık olduğunu söyleyerek, gidebileceğimi belirtti.”
Şöyle veya böyle Orhan Kemal hem evli hem de işsizdi artık. Canı burnundan çıkmaktadır. Bir iyice içip sarhoş olmak ister. Arkadaşı Anafarta Nusret’i bulup işçi mahallesinin irili-ufaklı meyhanelerinden birine dalarlar.
Gerisini Nurer Uğurlu’yla yaptığı sohbetten aktaralım.
“Anafarta kafayı buldu. Arkasından başladı ‘fabrikayı yakalım’ demeye.
– Bak Raşit ben fabrikayı yakarım, sen de Hilmi Efendi’nin dükkânını yak.
– 50 yıl, bilemedin 100 yıl sonra bugün yaşayanlardan hiç kimse kalmayacak. Ama biz kalacağız. Milli Mensucat Fabrikası’nı yakarak dünyanın bütün kalleşlerine, dünyanın en büyük dersini veren iki fedai olarak adımız söylenir.’
– ‘Var mısın?’
– ‘Biraz daha içmek gerek..’
– ‘İçelim…’
Dolu bardağımı son damlasına kadar içtim. Boş bardağımı masaya hırsla koydum. Nusret;
– ‘Var mısın?’
– ‘Neye?’
– ‘Şu yakma işine…’
– ‘Varım be’
– ‘Ben de varım… Ver şu elini…’
Meyhaneci boşları masaya bıraktı. Nusret;
– ‘Adımız tarihe geçer değil mi?’
– ‘Hiç şüphen olmasın. Mustafa Kemal Paşa’yı düşün. Koskoca bir saltanata kafa tutunca, padişah ölüme mahkûm etti. Yıldı mı? Yılsa; bugün Mustafa Kemal Paşa olur muydu?’
– ‘Doğru… O da insan, biz de. O kendi sahasında koca imparatorluğa kafa tuttu, adını tarihe geçirdi. Biz de kendi sahamızda… Hiç olmazsa iki kılkuyruğu haklayıp…’
Nusret’e cevap verecektim ki, arkamızdan bir ayak sesi bize yaklaştı.
Ayak sesinin geldiği yana döndük. Bir adam ağzında sigarası bizim masanın çok yakınına geldi.
– ‘Ateşiniz var mı?’ dedi.
– Nusret kibritini çıkarıp çaktı. Adam sigarasını yaktıktan sonra gülümseyerek,
– ‘Mersi…’ dedi. ‘Havalar da soğumaya başladı artık, değil mi?’
– ‘Evet’ dedim.
– ‘Kışın gelmesinden korkuyorum. İnsan zengin olsa haydi neyse. İş yok, güç yok, para yok… Yakacak yok. Oysa o hergeleler?’
– ‘Hangi hergeleler?’
– ‘Anlamamış gibi sorma delikanlı? İçim yanıyor, içim. Benim başımdan geçenler hiç birinizin başından geçmemiştir…’
Adam anlatmaya başladı. Meyhaneden çıktık. Adam anlatıyordu. 5 çocuk babasıymış. Altıncısı da yoldaymış… Çalıştığı şirketteki işine birden bire son verilmiş. Kapı dışarı edilmiş. Sordum;
– ‘Ne yapacaksın?’
– ‘Bilmem… Şaşırdım kaldım. Doluya koyuyorum almıyor, boşa koyuyorum dolmuyor… Çoluk çocuk olmasa…’
Nusret bir nara attı.
– ‘Heeeyyyttt. Allaaaaahhh! İçinizde güçlü benim…’
Adam sordu;
– ‘Neden?’
– ‘Bekârım da…’
– ‘Ne mutlu sana…’
Bana dönüp, ‘Siz…’
– ‘Evliyim…’
Nusret adamın cevap vermesini beklemeden;
– ‘Biz enayı olmadığımızı ispata karar verdik.’
– ‘Nasıl?’
– ‘İşimize son veren, bize kalleşlik eden iş yerimizi, Milli Mensucat Fabrikası’nı yakacağız…’
Adam heyecanla elini uzattı:
– ‘Harika çocuklar, müthiş bir şey… Beni de aranıza alın…’
Nusret;
– ‘O halde bir şişe şarap alıp, devam etsek…’
– ‘Paran var mı şarap için?’
– ‘Var…’
– – ‘İyi ya al şarabı…’
Ve bizim işçi mahallesinin çamur sokaklarına saptık. Adam bakkala şarap almaya girince; Nusret:
– ‘Bir kişi daha kazandık Raşit. Bütün ihtilaller bir’le başlar. Sonra iki, sonra üç, sonra da yüzleri, binleri, on binleri, yüzbinleri bulur. Bu şaşmaz bir kuraldır. Bak yarım saat içinde 3 kişi olduk. ‘
Adam iki şişe siyah şarap ve bir takım mezelerle geldi. Nurettin’in kondusuna gittik.
Bütün konuşmalar benim diktem altında geçti. Kendimi lider yada ihtilal komitesi şefi saymaya başladım.
Şaraplar bitmişti.
– ‘İhtilal yapacağız arkadaşlar? ‘ dedim.
Daha sonra geç vakte kadar bir yığın planlar yaptık.
…isminin Rıza olduğunu söyleyen arkadaş sivil polismiş. İlk adımda çelmeyi yemiştik. Demek ki; ihtilal işine gerçekten sarılıp, işi ciddi tutacak olsaydık yanmıştık. Bu işin çok zor, çok büyük öyle her önüne gelenin kıvıramayacağı bir çocuk oyuncağı olmadığını biliyordum.
Nusret’e durumu anlatıp, adamın sivil polis olduğunu söyledim. “
Öbür gün cadde üzerindeki meyhanelerden birinde kafayı çekerken beni görünce ayağa kalkarak, meyhaneciye,
– ‘İki bardak doldur bize’ dedi.
Bayağı sarhoş olan Nusret;
– ‘Demek ilk adımda tökezledik. Tökezledik ha…’
– ‘İlk adımda…’
– ‘Ne yapacağız?’
– ‘Hiç… Sivile boş verip gevezeliğe paydos diyeceğiz…’
Eve döndüm. Aklımda bakkal borcu, kasabın ki, ekmekçinin ki derken bir de kooperatif… Yeni bir güne sıkıntıyla başlayış… Bu arada kapı çalındı. Çıktım açtım. Kapının hemen gerisinde 3 kişi duruyor. İçeriyi gözetliyorlardı.
İri kıyım biri, içlerinden ayrılıp yanıma geldi…
– “Seninle konuşmak istiyoruz.”
– “Maksadınız?” diyebildim.
– “Maksadımız kötü değil.”
– “Seninle biraz konuşmak.”
– “Ne konuşacaksınız?”
– “Kızmayın…”
– “Kızmak mı? Ne münasebet?”
– “Sizi müdüriyete kadar…”
– “Müdüriyet mi?”
– “Evet…”
Yüreğim cız etti. Kendi kendime “Ya…” dedim. “Demek bu da varmış hesapta…”
Bütün olanlar, bütün geçmişim bir sinema şeridi gibi gözlerimin önünden geçmeye başladı. Genç yaşımın o kendine özgü havası içinde bir faytona atlayıp müdüriyetin merdivenlerini çıkarken kendime geldim. Biri önünde ikisi arkamda üç kişi beni bir odaya bıraktılar. Bir süre bekledikten sonra bir başka odaya götürüldüm. İri yapılı, çatık kaşlı biri;
-“Sen misin Raşit Öğütçü?”
– “Benim…”
-“Meşhur Abdulkadir Kemali’nin oğlu…”
– “Evet…”
-“Baban nerede?”
-“Beyrut’ta”
-“Beyrut’ta mı?”
-“Evet”
-“Ne yapıyor orada?”
-“Siyasi sürgün…”
-“Mustafa Kemal Paşa’ya muhalefet değil mi?”
-“Bilmiyorum…”
-“Çalışıyor mu?”
-“Hayır…”
-“Avukatlık yapmıyor mu?”
-“Lübnan tebası olmadığı için yaptırmıyorlar…”
-“Ne yapıyor?”
-“Hiç bir şey yapmıyor…”
-“Hiçbir şey yapmıyor mu?”
-“Evet…”
-“Kim var yanında?”
-“Annem, kardeşlerim…”
-“Güzel, çok güzel.. Demek Abdulkadir Bey Beyrut’ta karısı ve çocuklarıyla birlikte çalışmadan yaşayabiliyorlar…”
-“Yaşamak denirse tabii…”
-“Buraya niçin geldin?”
-“Ben gelmedim, getirdiler…”
-“Niçin getirdiler?”
-“Bilmiyorum…”
-“Buraya niçin geldiğini bilmiyorsun öyle mi?”
-“Evet…”
-“Güzel, çok güzel…”
?…?…?
-“Fabrika yakmanın cezasının ne olduğunu biliyor musun?”
-“Fabrika mı? Yakmak mı? Kim? Kimler?…”
Adana’nın tüm yerel gazeteleri ertesi gün manşetlere geçerler… Öylesine geçerler ki, neredeyse yer yerinden oynar. “Milli Mensucat Fabrikası’nı yakacak olan komünistler yakalandı…” ve buna benzer manşetler.
“Elebaşları Abdulkadir Kemali Bey’in oğlu Mehmet Raşit Öğütçü…” şeklinde…
Mehmet Raşit Öğütçü yani Orhan Kemal artık iyice mimlenmiştir. Bundan böyle siviliyle resmisiyle emniyet arkasındadır. Bir ömür boyu sürecek olan takip başlamıştır.
ZEKİ YÜCEL
BİLİNÇLENME YILLARI
Nurer Uğurlu, “ORHAN KEMAL’İN İKBAL KAHVESİ” adlı kitabında kendi ağzından anlatmaktadır,
“İşte o yıllar… Yığınla futbol hastasından biri de bendim. Ağustos güneşinin kasıp kavurduğu günlerde bile futbol oynardım. Laf aramızda, iyi penaltı atardım. İyi bir santrofordum ha.. Her maçta bir – iki golüm sağlamdı. 20 yaşındaydım… Kafam bir türlü çözemediğim sorunlarla yara olmuştu sanki… Bir anlamda boşluktaydım. Ve bir gün bir kahve köşesinde işçi dostum İsmail Usta’yla tanıştım… Sonra kitaplar… ‘Serseriler, Stepte, Ladam Okamelya, Madam Bovary, Germinal, Benim Üniversitelerim, Fransız İnkilabı Tarihi’ gibi…
Kitapların çoğunu İsmail Usta hediye etmişti.
Daha sonra Selahattin Usta, Ali Şahin, Dayı Remzi gibi solcu işçilerle tanışır. Bu yeni arkadaşları Orhan Kemal’i yavaş yavaş uyandırmaya ve kitap okuma zevkini aşılamaya koyulurlar.
Bu arada yeni bir sevdaya yakalanmıştır. Daha sonra unutamayacağı ve ‘Sokaklardan bir kız’ adlı romanında işlediği, bir aşka tutulmuştur. Aşkı Güzide adında bir bar kadınıdır.
“Güzide benden 10 yaş büyüktü. 30 yaşındaydı. Bir gün bana hayatını öylesine acıklı anlattı ki; etkisi altında kaldım. Sanki terk edilmişliği benim yüzümdendi. Ve sanki içinde bulunduğu hayatı ben düzeltmeye zorunlu gibiydim. Bara gittiğim zaman hemen masama gelirdi. Bana hiç para harcatmazdı. Bu yüzden de garsonlar bana kızarlardı. Sonra çoğu geceler evinin oralara gider, karşı kaldırıma oturur, onun pencere perdesine düşen gölgesini izlerdim. Benim orada olduğumu bilmezdi. Ben de hiç bir zaman söylemezdim. Benimle alay etmesinden korkardım. Bir gün illa “Nüfus kâğıdını ver” diye tutturdum. Ciddi olarak onunla evlenmeye karar vermiştim. Günlerce ısrar ettim. Israrlarım karşısında bana öğütler verirdi. Küçük olduğumdan, beni pırıl pırıl bir gelecek, tertemiz genç kızların beklediğinden söz açardı. Ama ona her geçen gün daha çok bağlanmış ve deli gibi sevmeye başlamıştım. Benimle başa çıkamayacağını anlayınca Adanalı zengin bir sarrafla meşgul oldu.
Bir gün bizim takımın beki Arabacı Hikmet, bar kadını Güzide’nin Mersin’e gittiğini söyledi. Dünyam başıma yıkıldı. Arkasından Mersin’e gittim. Kaldığı oteli buldum. Otelden İstanbul’a kalkacak olan vapura az önce gittiğini söylediler. Deli gibi limana koştum. Vapur liman açıklarında demir alıyordu. Ve cebimde ancak Adana’ya dönecek kadar param vardı. Çok geç kalmıştım. Adana’ya döndüm.
FABRİKADA MEMURLUK
Günlerden bir gün dostlarının da yardımıyla bir iş bulur. Milli Mensucat Fabrikası’nda kâtiplik… Fabrika o günlerde Nuri Has’ın. Tüm Adanalı onu Nuri Ağa diye bilir. Ancak Nuri Ağa’nın babası Kemali Bey’le arası hiç de iyi değildir. Abdulkadir Kemali Bey bir davada Nuri Ağa’ya karşı bir işçiyi savunmuştur. Ancak Kemali Bey o günlerde Beyrut’tadır. Orhan Kemal’in eline kâtiplikten ayda 24 lira 95 kuruş geçmektedir. Ancak fabrikada rahatı pek yoktur. Babasından dolayı habire gammazlanmaktadır. Derken kâtiplikten ambar memurluğuna verilir. Buna sebep fabrika sahibi Nuri Ağa’nın Orhan Kemal’in babasının kim olduğunu öğrenmesidir.
Orhan Kemal Milli Mensucat günlerinden bir kesiti Nurer Uğurlu’ya şöyle anlatır;
“Bir gün Nuri Ağa beni çağırdı. Gittim. Kapıyı vurdum içeri girdim. Bir zamanlar bir işçi meselesi yüzünden aleyhine dava açan, mahkemede işçiyi kıyasıya savunan bir babanın oğlunu ezmek için ‘Sen kimsin?’ dedi.
Şaşırmıştım. Tanımıyor muydu beni? İmkânsız bir şey. Her seferinde azarladığı, maaş zamlarından yararlandırmadığı, kovmak için fırsat kolladığı beni nasıl tanımazdı?
‘Ha… Sen misin o?’
‘Evet…’
Gözlerimin içine bakarak,
‘Yani avukat Abdulkadir Kemali Bey’in oğlu… Ha o adamın oğlu… Baban vaktiyle iki paralık bir ameleyi bana karşı savunmuştu. Ama ben intikam almak istemem. Öylelerini Allah’a havale ederim..’
Şaşırmıştım. Ağa devam etti konuşmasına,
‘Yerinde hiç durmuyorsun… İş sahipleri senden şikâyetçi. Demin 4’ü 5’i odama geldi, seni şikâyete…’
Başım dönmüş, gözlerim kararmıştı. Kimlerin gammazladığını düşünürken Nuri Ağa, ‘Geç yerine bir daha hakkında şikâyet istemem, sonra kovarım ha…’ dedi.
‘Kovarım’ sözü beynime yumruk gibi inmişti. Masama döndüm. Ağlayacak kadar hırsla dolmuştum. Kovabilirdi. Hakkı vardı buna. Mal onunsa, insan olma onuru da benimdi. Bunu 24 lira 95 kuruş için çiğnetmemek, buna katlanmak insanlığa sığar mı be… Diye düşündüm.
Memurluk yaptığım ambarda iplikler, bezler cins cins. Her ikisi de incelip kalınlaştıkça ucuzlayıp, pahalılaşıyordu. Ambarcı isterse daha doğrusu müşteriyle anlaşırsa hırsızlık yapıp, keseyi doldurması bile işten değildi. Ve beni buraya acaba bile bile mi vermişlerdi? Yani hırsızlık yapmam için beni teşvik mi ediyorlardı? Hamal Sadık’ın söyleyip durduğu gibi benden öncekilerin ele geçmeden gemilerini yüzdürdüklerini biliyordum. Binlerce, on binlerce lira vurabilirdim. İstemiyordum. İçimden gelmiyordu. Ne olursa olsun Koca Mustafa Kemal’e karşı koymuş bir babanın oğluydum. Ancak çok rahat bir işte çalışıyordum. Ambarda iki hamal vardı. Bunlar işi çok iyi biliyorlardı. Bana pek iş kalmıyordu. Ben de masa başınrda çoğu kez kitap okuyarak, hikaye yazarak, ya da 24 lira 95 kuruşun yarattığı hava içinde kara kara düşünür, bir çıkış yolu bulmaya çalışırdım. O günlerdeydi. Aybaşında kooperatif borcumu kestikten sonra elimde 19 lira 95 kuruş kalmıştı. Ne yapacağımı, borçlarımı dağıttıktan sonra bana bir şey kalmayacağını düşünürken Beyrut’tan babamın mektubu geldi. Bir solukta okudum. Mektupta niçin yazmadığımı ve durumumun nasıl olduğunu soruyordu. Arkasından da kendisinin çok kötü günler geçirdiğini, mümkünse biraz para göndermemi istiyordu. O gün kafamdan kardeşlerim birer birer geçti. İşportacılık yapan kardeşim Sıtkı’yı pek umursamıyordum. Ne de olsa erkekti. Ama kız kardeşlerim Talat, Türkan, Uğur… Cebimde 19 lira. Ne yapacağımı şaşırmıştım. 5 lirasını mektupla gönderse miydim? Kim bilir nasıl da sevinirlerdi. Çok kötü durumda olmasalar babam bu parayı mümkün değil istemezdi diye düşünürken, 5 lirayı bir kaç satır yazdığım mektubun içine sarıp, hemen postaladım. Hemen postaya vermesem cayabilirdim. Mektubu fabrikanın kapısından posta kutusuna attım.
EVLENME YILLARI
Orhan Kemal evlilik öyküsünü “Baba Evi” ve “Avere Yıllar” adlı romanlarında uzun uzun anlatır. Milli Mensucat Fabrikası’nda çalışırken aynı fabrikanın işçi kızlarından Nuriye’ye gönlünü kaptırır. Nuriye 1892’de şimdiki Hırvatistan’ın Başkenti olan Zagreb’te doğar. Çok güzel bir Boşnak kızıdır.
Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra ailesiyle birlikte Türkiye’ye göçerler. Adana’ya yerleşirler. Orhan Kemal Nuriye’yi görür görmez gönlünü kaptırır. Hemen evlenme teklifi yapar ama öncelikle baba Kemali Bey’in onayı gerekmektedir.
Kudüs’teki babasına mektup yazar. O günlerde baba Kemali Bey Beyrut’tan Kudüs’e geçmiş, orada bir Arap avukatın yanında iş bulmuştur. Ancak yine de kıt kanaat geçinmektedir. Mektubun yanıtını kısa bir süre sonra alır. Babası, “Büyük annen beğeniyorsa evlenebilirsin” diye yazmıştır. Orhan Kemal sevinçten adeta uçar. Aylığı azdır. Geçinmek zordur ama bunları uzun boylu düşünmek durumunda değildir.
Orhan Kemal o günleri “Avere Yıllar” romanında şöyle özetler:
“Adam sende… Ben 22 yaşındayım. Sevgilim ise 14’ünde. Sarhoşum ve dünyada yalnız ona aşığım…”
Daha sonra da söz konusu aşkını, “Cemile” adlı romanının konusu yapacaktır.
1936 yılı Ağustos ayında nişanlısı, 1937 Mayıs’ında ise karısı olan Nuriye Öğütçü ise serüvenini Sadun Tanju’nun yaptığı röportajda şöyle anlatmaktadır:
“Aslen Yugoslav muhaciriyiz biz. Orada varlıklı bir aile imişiz. Adana’ya yerleşince zor günler başladı. Babam zaten çalışmayı pek sevmezdi. Bir kazada sakatlanınca evin bütün yükü ağabeyimle benim sırtıma bindi. 12-13 yaşlarında filandım. Çocuk sayılırdım daha. İplik fabrikasında boyum yetişsin diye ayağımın altına sandık koyarlardı. İşe gelip giderken kimsenin gözüne çarpmayayım diye iyice örtünür, sadece gözlerimi açıkta bırakırdım. Sarışındım.
Genç kızlığa yeni adım atıyordum. Güzel olduğumu söylüyorlardı. O yıllar güzel bir kız için tehlikelerle doluydu. Evdekiler korkardı, ben korkardım. Ama korku para etmezdi. Çalışmak gerekiyordu. Evin ekmek parasına büyük yardımım oluyordu.
Raşit de… Orhan Kemal demek istiyorum. Ama dil alışkanlığı… Ben ona hep Raşit derim. Evet Raşit de aynı fabrikada katipti. İplikhaneyi dolaşırken beni görmüş. İşçi defterinden vesikalık resmimi bulmuş. Büyüttürmüş. Başlamış ona buna göstermeye. Nuriye ile evleneceğiz demeye başlamış. 15’ine basmıştım. Raşit’in bana sevdalandığı yıllardı. Yoksul ve sakat olan babam, bu ilişkiyi duyunca küplere bindi. Ama Raşit inat mı inat… Fakat fark etti ki; babam biraz da kız giderse nasıl geçiniriz diye düşünüp huysuzlanıyor. Ona da çare buldu. ‘Yardım ederiz size’ dedi. Beni o sıralar binbaşılar filan da istiyor. Raşit aracı-görücü sokmadan işin içine girip konuştu babamla. ‘Benim hiçbir şeyim yok. Sadece 24 Lira 95 kuruş maaşım var’ dedi. ‘Ben sadece Nuriye’yi istiyorum’ diye konuştu. Babamın da hoşuna gitmiş olacak ki; ‘evet’ dedi sonunda. Evlendik. 1937 yılının 5 Mayıs’ıydı. 2 Haziran 1970 gününe kadar sürdü mutluluğumuz. İplik fabrikasında 24 lira maaşlı bir katipti evlendiğimizde. 5-6 lirasını da babama verirdik. Orhan Kemal’in babaannesi Emine hanımla eski bir kenar mahalle evinde oturduk. Evlenince beni işten aldı. Çok kıskançtı. Çocuk denecek yaşta evli ve güzel bir kadının fabrika işçileri arasında yaşaması mümkün değildi ona göre. Oysa çok sıkıntı çekiyorduk. Benim getireceğim üç-beş kuruş biraz olsun hafifletirdi sıkıntımızı…’
(DEVAMI YARIN)
Veri politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız. Detaylar için veri politikamızı inceleyebilirsiniz.