Türkiye’de uzun süredir egemen olan “hoşgörü” iklimi, ne yazık ki bazı yapılar tarafından iyi niyetle değil, açıkça istismar edilerek yorumlanıyor. Devletin yöneticilerinin sessizliği, bu yapılara “sınır yok” mesajı olarak okunuyor. Sonuç: Cemaatler meydanı boş buldu, istedikleri gibi at koşturmaya başladı.
Bunun son ve en çarpıcı örneklerinden biri İzmir’de yaşandı. Kardeşleriyle miras kavgasına girmiş, kerametini kendinden menkul bir şahıs, Karabağlar’da binlerce kişiyi toplayıp toplu “tövbe duası” yaptırdı. Ettirilen dua sıradan bir dini metin değil; açıkça bir şeyhe biat ritüeliydi:
“Ya Rabbi! Bütün yapmış olduğum günahlardan pişmanım… Gavs Hazretleri’ni kendime şeyh kabul ettim.”
Bu sözler yalnızca bireysel bir inanç tercihi değildir. Bu, laik Cumhuriyet’e meydan okuma, İslam’ı ve Kur’an’ı devre dışı bırakarak bir şahsı dinin merkezine koyan sakat bir anlayışın alenileşmesidir.
Benzer bir tablo Adana’da karşımıza çıkıyor. Çukurova Barış Gazetesi’nde Özcan Aladağ’ın yazısından öğrendiğimize göre; Yüreğir Ulubatlı Hasan Mahallesi’nde, adına Arapça “el” eklenerek cafcaflı hale getirilen “Seyit Ahmet El Kadri El Rufai Dergâhı” adlı bir yapı faaliyet gösteriyor.
Başında ise kendini “şeyh” olarak tanıtan Fadıl Dadaş isimli bir kişi var.
Bu zat, mürid topluyor, davullu-tefli zikir partileri düzenliyor. Arapça bilmediği halde Arapça okur gibi yapıyor, yeşil yün iplikleri “tılsımlı” diye insanlara dağıtıyor. Daha düne kadar hastabakıcılık, mermer satıcılığı gibi işlerde tutunamayan bu kişinin, sonunda “şeyh olmaya karar verdiği” anlatılıyor.
Asıl sorun burada bitmiyor.
Bu sahte şeyhlerin çocukları, kızları, damatları bugün bir eli yağda bir eli balda yaşıyor. Lüks araçlar, milyonluk gayrimenkuller, şatafatlı hayatlar…
Vergi? Yok.
Denetim? Yok.
Müdahale? O da yok.
İzmir’deki tövbe şovuna da, Adana’daki zikir rezaletine de kimse dokunmuyor. Oysa bu görüntüler artık yerel değil, ulusal televizyon kanallarında bile haber oluyor.
Sorulması gereken soru açık:
Devlet neyi bekliyor?
Bu sadece iki örnek değil. Yıllardır Türkiye’de faaliyet gösteren, bugün mavi takkeleriyle gündeme gelen başka tarikatlar da var. Tarih bize şunu net biçimde gösterdi: Osmanlı’nın yıkılış sürecinde bu tür yapıların bir kısmı işgal kuvvetleriyle iş birliği yaptı. Daha yakın tarihte ise “hoşgörü” ortamında büyüyen bir başka yapının darbe girişimini yaşadık.
Demek ki ders alınmamış.
Türkiye Cumhuriyeti, devlete meydan okuyan, halkın dinsel hassasiyetlerini sömüren, dini ticarete çeviren sahte şeyhlere ve şarlatanlara artık açık ve net biçimde “dur” demek zorundadır.
Bu sorun inanç sorunu değil;
Bu sorun hukuk,
Bu sorun laiklik,
Bu sorun devlet olma sorunudur.
Meydan boş değildir.
Boş olmamalıdır.
**
Rothschild olmasa padişahlar ne yapardı?
Şu sıralar yandaş medyanın dilinden düşmeyen bir aile var: Rothschildler.
Dünyada deprem olsa onlardan, seçim kaybedilse onlardan, yağmur yağsa “küresel akıl”dan…
Eh, madem bu kadar kudretliler, bir soruyu sormak da boynumuzun borcu:
Rothschildler olmasa Osmanlı padişahları ne yapardı?
Sahi, merak etmemek elde mi?
Osmanlı’nın son yüz yılına bakıyoruz; tablo net. Hazine tam takır, ordu aç, devlet borç batağında… Ama saltanat sürüyor, saraylar yükseliyor, şatafat eksik olmuyor.
Nasıl mı?
Cevap belli: Borçla. Hem de kimden? Rothschildlerden.
Ekmek Yok, Borç Var
Yıl 1828–1829… Osmanlı-Rus Savaşı sürüyor. Tahtta II. Mahmut var.
Cephede asker var ama ekmek yok. Tuna garnizonlarında buğday bulunmuyor.
Çare?
Sultan II. Mahmut, banker Rothschild’in kapısını çalıyor. Rothschild buğdayı alıyor, Osmanlı’ya gönderiyor. Bedelin yarısı ödeniyor, yarısına yaz tahtaya, bir gün öder sarıçizmeli türk halkı deniliyor.
Yetmiyor.
Tazminat Var, Para Yok
Yıl 1834. Yunanistan bağımsızlığını kazanmış, Osmanlı tazminat ödeyecek.
Ama hazine mi? “Tam takır kuru bakır.”
II. Mahmut yine aynı adrese gidiyor. Rothschild’in temsilcisi İstanbul’a geliyor, tazminatı ödüyor.
Osmanlı’ya ne kalıyor?
Bir borç daha.
Kırım Savaşı, İpotekli Devlet
Yıl 1853–1856… Kırım Savaşı.
Tahtta bu kez Abdülmecit var.
Savaş var ama silah yok, mühimmat yok, para yok.
Abdülmecit de babasının yolundan gidiyor, Rothschild ailesinin kapısını çalıyor.
Bu kez teminat ciddi:
Mısır vergileri, İzmir ve Şam gümrük gelirleri ipotek ediliyor.
Yetiyor mu? Hayır.
Rothschild, İngiltere ve Fransa kefil olursa borç verir diyor.
Sonuç: 5 milyon sterlin borç.
Saray Var, Hazine Yok
Ve borçlar sadece savaş için mi kullanılıyor?
Keşke.
Dolmabahçe Sarayı, Çırağan Sarayı, Yıldız Sarayı…
Köşkler, kasırlar, yalılar…
Padişaha saray, kızlarına saray, kız kardeşine saray.
Borçla yapılan ihtişamın faturası kime kesiliyor?
Tabii ki halka.
Daha doğrusu, henüz doğmamış olan Cumhuriyet’e.
Abdülhamit Dönemi: Uzun Vadeli Borç, Uzun Gölge
Yıl 1891. Tahtta II. Abdülhamit.
Hazine yine boş.
Rothschild’den bu kez 60 yıl vadeli, %4 faizli 6,3 milyon sterlin borç alınıyor.
Yetmiyor.
1894’te bir borç daha:
%3,5 faizle 8,2 milyon sterlin, 61 yıl vadeyle.
Osmanlı senet imzalıyor, taksitlere bağlanıyor.
Ama borçlar ödenemiyor.
Borç Gitti, Miras Kaldı
1 Kasım 1922: Saltanat kaldırılıyor.
24 Temmuz 1923: Lozan imzalanıyor.
Genç Türkiye Cumhuriyeti, Osmanlı borçlarını üstleniyor.
Rothschild borçları da dahil.
Kamu maliyesi uzmanı Mahfi Eğilmez’in hesabına göre, Osmanlı’nın 2013’deki kur değerlerle borcu yaklaşık 500 milyar dolar.
Bu borcu kim ödüyor?
Ne padişahlar, ne saraylar…
Türk ulusu.
O Halde Soralım
Bugün ekranlarda “Rothschildler” diye bağıranlara sormak gerekmez mi?
Ve asıl soru şu:
Rothschildler olmasa Osmanlı padişahları ne yapardı?
Saltanatlarını hangi parayla, hangi ihtişamla sürdürürlerdi?
Borç Osmanlı’nındı.
Bedel Cumhuriyet’in oldu.
Gerisi, tarih kitaplarında değil; vicdanlarda yazılı.
ADANA
Az önceADANA
1 saat önceADANA
2 saat önceADANA
4 saat önceADANA
1 gün önceADANA
2 gün önceADANA
6 gün önceVeri politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız. Detaylar için veri politikamızı inceleyebilirsiniz.