Emperyalizm artık tankla, tüfekle gelmiyor. Artık işgal postalla değil; anlaşmalarla, protokollerle, iyi niyet ambalajlı küresel projelerle yapılıyor. Ulus devletlerin sınırları haritada duruyor ama egemenlikleri sessiz sedasız aşındırılıyor. Bugün bu aşınmanın en çarpıcı örneklerinden biri, ülkelerin gökyüzü üzerindeki denetimini yitirmesidir.
Türkiye’de son yıllarda gökyüzüne bakan milyonlarca insan aynı soruyu soruyor:
Bu semalarda ne oluyor?
Bu soru, basit bir merak değil; millî egemenliğe dair bir endişedir. Ancak her soru sorulduğunda, aynı refleks devreye sokuluyor: Küçümseme, alay, susturma. “Bilim böyle diyor”, “Ciddi kurumlar yalanladı” denilerek konu kapatılıyor. Oysa tarih bize şunu öğretmiştir: Emperyalizmin en sevdiği şey, tartışılmayan alanlardır.
Bir ülkenin bağımsızlığı yalnızca sınırlarıyla değil, havasıyla, suyuyla, toprağıyla ölçülür. Gökyüzü de bu bağımsızlığın ayrılmaz bir parçasıdır. Son yıllarda Türkiye’nin dört bir yanında, özellikle büyük şehirlerde ve tarım havzalarında gökyüzünde oluşan yoğun izler, vatandaşta ciddi bir tedirginlik yaratıyor.
Yetkililer bu izlerin “uçaklardan çıkan yoğuşma bulutları” olduğunu söylemekle yetiniyor. Ancak toplumun geniş bir kesimi bu açıklamaları yeterli bulmuyor. Çünkü mesele yalnızca gökyüzünde beliren çizgiler değil; şeffaflık eksikliği, uluslararası anlaşmaların içeriğinin kamuoyuna açık biçimde anlatılmaması ve iklim politikalarının sorgulanamaz bir tabu haline getirilmesidir.
Paris İklim Anlaşması’nın imzalanması, ardından iklim yasası tartışmaları ve “açık semalar” gibi düzenlemeler, doğal olarak “Türkiye bu süreçte neyi kabul etti?” sorusunu gündeme getirmektedir. Küresel ısınma gerekçesiyle yürütülen politikaların, ulusal tarım, su kaynakları ve gıda güvenliği üzerindeki etkileri yeterince tartışılmamaktadır.
Paris İklim Anlaşması, iklim yasaları, açık semalar düzenlemeleri… Hepsi “dünyayı kurtarma” söylemiyle sunuluyor. Peki kim kurtaracak, kim karar verecek, kimin toprağına, kimin havasına, kimin suyuna nasıl müdahale edilecek? Bu sorulara net yanıt yok.
Küresel sistem, ulus devletleri birer “uygulama alanı” olarak görüyor. Tarım politikaları küresel merkezlerden belirleniyor, enerji stratejileri dışa bağımlı hale getiriliyor, su kaynakları metalaştırılıyor. Şimdi sıra atmosfere, yani gökyüzüne gelmiş durumda.
Dünyanın birçok ülkesinde vatandaşlar, atmosferde yürütüldüğü iddia edilen bazı uygulamaların uzun vadeli sonuçlarını sorgulamakta; yağış rejimleriyle oynandığı, doğanın dengesinin bozulduğu yönünde endişeler dile getirmektedir. Sorgulayanlar hemen “tehlikeli” ilan ediliyor.Bu endişeleri dile getiren herkesi “komplo teorisyeni” ilan etmek, demokratik bir refleks değildir.
Tehlike, soru soranlar değil; soru sorulmasından rahatsız olan zihniyettir. Çünkü emperyalizm en çok sessiz toplumları sever. İtiraz etmeyen, sorgulamayan, “bize söyleneni kabullenelim” diyen toplumları.
AFAD’ın resmi internet sitesinde yer alan KBRN (Kimyasal, Biyolojik, Radyolojik, Nükleer) tehdit tanımları, biyolojik saldırılara ilişkin belirtileri şöyle sıralıyor:
“Taşıtlardan, uçaklardan püskürtme yoluyla ya da duman şeklinde bir şeyler atıldığı ya da bir püskürtme cihazının faaliyet gösterdiği görüldüğünde,
Hava koşullarından bağımsız bir sis veya alçak toz bulutu görüldüğünde.
Etraftaki hayvanlarda doğal olmayan davranışlar, sebebi bilinmeyen hastalık ya da ölüm görüldüğünde,
Sebepsiz yere bitkiler hasta ve solgun görüldüğünde,
Sebebi bilinmeyen bir hastalıktan pek çok kişinin hasta olması durumunda biyolojik bir saldırıdan şüphe edilmelidir.”
AFAD, biyolojik saldırılara ilişkin belirtilerini sıralarken; olağan dışı sis, bitkilerde ani hastalıklar, hayvan ölümleri ve nedeni açıklanamayan toplu rahatsızlıklara dikkat çekmektedir. Vatandaşın gökyüzüne bakıp soru sorması bu yüzden şaşırtıcı değildir.
Evet, ülkemizin semalarında yapılan spreyleme bir biyoljik saldırıdır. Türkiye ve Türk insanı küresel emperyalizmin planlı bir biyolojik saldırısı altındadır.
Burada yapılması gereken şey, inkâr ve küçümseme değil; açık, bilimsel, bağımsız ve denetlenebilir açıklamalardır. Türkiye Cumhuriyeti devleti, kendi vatandaşına “gökyüzünde ne oluyor” sorusunun cevabını net biçimde vermekle yükümlüdür.
Muhalefet partileri başta olmak üzere Meclis’in görevi, bu endişeleri yok saymak değil; araştırmak, sorgulamak ve kamuoyunu tatmin edecek açıklamaların yapılmasını sağlamaktır. Gökyüzü kimsenin özel mülkü değildir. Hava, milletindir.
Kuşku varsa açıklama gerekir. Açıklama yoksa kuşku büyür.
Ve şunu herkes bilmeli:
Bir ulusun havası üzerinde bile söz söyleyemediği bir düzene “ilerleme” denmez.
**
Hayatımın en büyük günüydü.
“Ulusal Farkındalık ve Dönüşüm Zirvesi”ne konuşmacı olarak davet edilmiştim.
Afişlerde adım vardı:
“Koç Mine – Enerjiyle Baş Etmenin 7 Yolu.”
Altında da kocaman fotoğrafım:
gülümseyen, huzurlu, filtreli ben.
Gerçek hayatta ise sabah kalktığımda Wi-Fi gitmişti, tost yanmıştı, enerjim sıfırdı.
Ama profesyonellik bunu gerektirir: enerjin yoksa bile varmış gibi titre.
Belediye salonuna vardım.
Girişte beni organizasyon ekibi karşıladı.
Biri dedi ki, “Hocam, ses sistemi biraz problemli ama evrene güveniyoruz.”
İçimden, “Evren geçen hafta bile mesajlarıma dönmedi, ses sistemine karışır mı bilmem,” dedim.
Sahneye çıkmadan önce derin bir nefes aldım, çakralarımı hizaya getirmeye çalıştım.
Ama sanırım biri yerinden kaçmıştı.
Kalp çakrası ofsaytta, kök çakrası parkta, taç çakrası hâlâ çantadaydı.
Sıra bana geldi.
Spiker anons etti:
“Ve şimdi enerjisiyle hepimize ilham verecek, Koç Mine geliyor!”
Alkışlar, ışıklar… ama mikrofon çalışmıyor.
Kabloyu düzelttiler, bu kez projektör gitti.
Salonda loş bir hava.
Ben sahnenin ortasında, bir elimle mikrofonu tutuyorum, bir elimle evrene yalvarıyorum.
Sonunda dedim ki:
“Arkadaşlar, enerjimiz bugün düşük olabilir ama olsun!
Enerji takip etmiyor, biz ederiz!”
Salon gülmeye başladı.
Biri bağırdı:
“Hocam, enerjimi nereye göndereyim?”
Ben de:
“Faturayı öde, kendi kendine gelir!”
Sözde konuşmam 45 dakikaydı, ama teknik arızalar sayesinde yarısı meditasyona döndü.
Arka sıradan biri telefonuyla video çekip Instagram’a yüklemiş.
Ertesi gün videonun altına yüzlerce yorum geldi:
“Koç Mine’nin gerçek enerjisi doğallığında!”
“Sistemi çökmüş ama frekansı yüksek!”
Sonra organizatör yanına geldi:
“Hocam, sizin ‘Enerji Takip Etmiyor’ cümleniz çok tuttu.
Seneye temayı onun üstüne kurmayı düşünüyoruz.”
Ben şaşkın:
Ben orada sistem çöktü diye içimden söylenmiştim,
ama demek ki artık ilham bile arızadan çıkıyor.
Akşam otele döndüm, telefonum hâlâ titreşiyor.
Yeni takipçiler, etiketler, paylaşımlar…
Hashtag olmuşum:
#EnerjiTakipEtmiyorAmaBizDevamEdiyoruz
Bir kahve yaptım, defterimi açtım.
Bugünün özetini yazdım:
🪶 “Enerjim yoktu ama sistem çöktüğünde kahraman oldum.
Demek ki bazen ışığın yanması değil, elektriğin kesilmesi farkındalık yaratıyor.”
Sonra aynaya baktım, yorgun ama gülümseyen Mine’ye dedim ki:
“Senin enerjin değil, mizahın çalışıyor. O da yeter.”
**
Mevlüt Abinin Not Defteri
Elektrik faturam ve ben
Faturayı masanın üstüne koydum. Açtım ama, tam bakmadım.. Çünkü bazı rakamlara doğrudan bakılmaz, önce göz alıştırılır. Ben de öyle yaptım.
Perdeyi biraz kapattım. Kendi kendime “Faturaya çok ışık gelmesin,” dedim.
Ne de olsa tasarruf dediğin, bakarken başlar.
Ampulü kıstım. Zaten evde tek ampul yanıyordu. O da mahcup mahcup.
Derin bir nefes aldıktan sonra gözlüğümü taktım. Faturayı elimde şöyle Bir ileri, bir geri yaptırdım.
Rakamlar çok net olarak bana bakıyordu.
“Bu kadar yakmadım ben,” dedim. Fatura yanıt vermedi.
Zaten fatura dediğin susarak konuşur.
Televizyondan ses geldi:
“Vatandaş tasarrufa alıştı.”
Mevlüt Abiniz olarak hemen yanıtı salladım:
“Alıştık, alışmasına da ışığa hasret kaldık.”
Sonra tasarrufu bir adım daha ileri taşıdım ve ampülü kapattım.
Telefonun ekranıyla faturaya baktım. Ne de olsa teknolojiden yararlanmak lazım.
Teknoloji ilerledi, ama karanlık yerinde duruyor.
Bir hesap yaptım: Elektriği kısınca karanlık çoğalıyor,
maaşı kısınca yaşam azalıyor.
Asgari ücretle elektrik faturası, aynı masaya oturmuyor.
Biri rakam, biri gerçek.
Faturayı katladım. Çekmecenin en altına koydum.
Üstüne eski gazeteleri serdim.
Belki görmezse, daha az yanar diye düşündüm.
Mevlüt Abiniz olarak bu yaşımda şunu öğrendim:
Işığı kısmak kolay,hayatı kısmak zor.
ADANA
1 saat önceADANA
2 saat önceADANA
3 gün önceADANA
3 gün önceADANA
3 gün önceGÜNDEM
4 gün önceADANA
4 gün önceVeri politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız. Detaylar için veri politikamızı inceleyebilirsiniz.