Küresel emperyalizmin temel hedefinde ulus devletler vardır. Çünkü ulus devlet, emperyalizmin hesaplarını bozan, onu sınırlayan ve etkisizleştiren en güçlü siyasal yapıdır. Bu yüzden Türkiye gibi ulus devlet geleneği güçlü ülkeler, küresel emperyalizmin hiçbir zaman sevmediği, hep dönüştürmek ya da etkisizleştirmek istediği ülkeler olmuştur.
Bu çerçevede Ulu Önder Mustafa Kamal Atatürk’ten, onun devrimlerinden ve en büyük eseri olan Türkiye Cumhuriyeti’nden hoşlanmamaları şaşırtıcı değildir. Atatürk’ün kurduğu Cumhuriyet’i ortadan kaldırmak için 102 yıldır oyun üstüne oyun tezgâhlanmasının nedeni de budur.
Önce “ılımlı İslam”, ardından etnik ve bölücü projelerle sonuç almaya çalıştılar. Kürtçülük, Pontusçuluk gibi ayrıştırıcı akımlar devreye sokuldu. Ancak bu başlıklarda istenen sonuç elde edilemeyince, bu kez tüm dünyayı kapsayan yeni bir senaryo sahnelendi.
Önce pandemi… Ardından küresel ısınma, Paris İklim Anlaşması, karbon salınımı, karbon ve su ayak izi, kıtlık ve kuraklık söylemleri, “yarının köyleri” projeleri, açık sema anlaşmaları… Hepsi peş peşe gündeme sokuldu. Elbette Türkiye gibi ülkelerde bu projeleri savunacak, pazarlayacak ve meşrulaştıracak figüranlar ile medya aygıtları da hazırdı.
Pandemi sürecinde hükümetler eliyle uygulanan olağanüstü baskılara rağmen halkların direnci, emperyal planların tam anlamıyla hayata geçmesini engelledi. Büyük vurgunlar yapıldı ama hedeflenen toplumsal dönüşüm sağlanamayınca “pandemi bitti” denilerek yeni bir perde açıldı: İklim ve kuraklık senaryosu.
Paris İklim Anlaşması imzalatıldı, ardından ülkelerin iç hukukuna emperyal taleplere uygun iklim yasaları sokuldu. Açık sema uygulamalarıyla doğaya müdahale iddiaları arttı, kuraklık söylemleri yaygınlaştırıldı. Sonrasında karbon ayak izi üzerinden sanayi ve iş dünyası hedef alındı; şirketler milyonlarca dolarlık yükümlülüklerin altına sokuldu. Yerel yönetimler ise “yarının köyleri” ve “su ayak izi” projeleriyle sürece dahil edildi.
Dikkat çekici olan şudur: Bu projelerde özellikle “milliyetçi” kimlikle yönetilen bazı yerel yönetimlerin vitrine çıkarılması tercih edildi. “Başrol sizsiniz” denilerek, emperyal projeler milliyetçiler eliyle sahneye konuldu. Oysa milliyetçiliğin doğasında antiemperyalizm vardır.
Nitekim Almanya, İtalya, Hollanda, Avusturya, Macaristan gibi ülkelerde milliyetçi hareketler küresel emperyalizme karşı net bir duruş sergilemiş, bu tür projelerin ülkelerinde sorgusuz sualsiz uygulanmasına izin vermemiştir.
Ne yazık ki Türkiye’de bazı milliyetçi olarak tanımlanan siyasetçilerde aynı kararlılığı görmek mümkün olmadı. Sayıları az da olsa, kimi isimler emperyal projelerde gönüllü rol aldı. Dahası, bu projeleri savunmakla yetinmeyip yere göğe sığdıramadılar; toplumu ikna etmek için ayrıca çaba harcadılar.
Oysa milliyetçilik açısından emperyalizmin oyunlarında figüran olmak, siyasal ve etik bir savrulmadır. Bugün bu projelerde rol alanlar kısa vadede kendilerini güçlü ve mutlu hissedebilirler. Ancak yakın gelecekte kendi tabanlarına, kendi seçmenlerine düşürdükleri durumu anlatmakta zorlanacaklardır. O gün geldiğinde, yurttaşlarına söyleyecek sözleri kalmayacaktır.
Çünkü tarih şunu defalarca göstermiştir: Emperyalizmin alkışı geçicidir, ulusun belleği ise kalıcıdır.
**
Mevlüt Abinin Not Defteri
Markette et reyonuna giremedim
Bugün pazara değil, markete gideyim dedim.
Hani dediler ya, “Market daha düzenli, fiyatlar etiketli.”
Dedim ki: “Düzenliyse canım yanmaz belki.”
Kapıdan girdim. Klima var, ışık var, müzik var.
Bir an kendimi zengin sandım.
Ama bu his, sebze reyonuna kadar sürdü.
Domates yine bildiğimiz gibi.
Salatalık, “beni alma” der gibi bakıyor.
Ama Mevlüt Abi’nizin hedefi belli:
Et reyonu.
Yürürken adımlarım yavaşladı.
Kalp atışım arttı.
Çünkü et reyonu bu ülkede artık sıradan bir yer değil;
bir cesaret testi.
Uzaktan baktım.
Camın arkasında etler yatıyor.
Kıpkırmızı, pırıl pırıl.
Ama bakarken anladım ki bunlar et değil,
sergi ürünü.
Yaklaştım, fiyat etiketine baktım.
Gözlerim büyüdü, gözlük yetmedi.
Dedim ki kendi kendime:
“Mevlüt Abi, sen buraya bakmaya gelmişsin, almaya değil.”
Dana kıyma kilosu…
Boş ver rakamı.
Zaten söylesem moral bozulur.
Kasaptaki görevli bana baktı.
Ben ona baktım.
Aramızda sessiz bir anlaşma oldu:
“Sen sorma, ben anlatmayayım.”
Bir an düşündüm.
Televizyonda anlatılan asgari ücret geldi aklıma.
“Çok iyi zam.”
“Alım gücü artıyor.”
“Vatandaş rahat.”
Marketteki aynada kendime baktım.
Aynı maaş,
aynı cüzdan,
ama etle aramızda koskoca cam var.
O cam sadece hijyen için değil.
O cam sınıfsal bir cam.
Reyondan yavaşça uzaklaştım.
Et arkamdan bakmadı bile.
Çünkü biliyor:
Ben onun müşterisi değilim.
Kasaya doğru yürürken sepete baktım.
Makarna,
bir paket salça,
bir ekmek.
Kasiyer sordu:
“Başka bir şey var mı?”
Dedim ki:
“Yok, etle göz göze geldik, yeter.”
Eve dönerken şunu düşündüm:
Asgari ücretle et reyonuna giremiyorsan,
o reyon senin için kapalıdır.
Ama üzülmedim.
Çünkü televizyonda söylüyorlar:
Her şey yolunda. Marketten bunu anladım.
Gerisini siz düşünün.
GÜNDEM
Az önceADANA
3 saat önceADANA
1 gün önceADANA
3 gün önceADANA
4 gün önceADANA
5 gün önceGÜNDEM
5 gün önceVeri politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız. Detaylar için veri politikamızı inceleyebilirsiniz.