Son iki gündür yüreğimde ağır bir yük var. Gazeteci olmanın en zor yanı, sadece haberleri yazmak değil, aynı zamanda o haberleri insan yüreğiyle anlamaya çalışmaktır. Kalem bazen kelime yazmaz, kan ağlar. Ve ben, cuma sabahından beri bu ülkenin içinden geçen karanlığı satırlara dökmekte zorlanıyorum.
Mersin’de bir evlat, annesini bıçaklayarak öldürüyor.”Akıl sağlığı yerinde değildi” deniyor. Cuma günü Adana’dan gelen haber: Bir baba, iki oğluna miras yüzünden kurşun sıkıyor. Oğullarından biri olay yerinde ölüyor, diğeri hastanede yaşam savaşı veriyor.Aynı gün, yine Adana’da bir genç, annesini sopayla döverek öldürüyor. Ardından Aksaray’dan gelen bir haber: 14 yaşındaki bir çocuk, tartıştığı 16 yaşındaki ağabeyini bıçaklayarak öldürüyor.
Bu sadece geçen haftanın son iki gününün bilançosu.Dikkatinizi çekerim, bu bir savaş değil, bu bizim gündelik hayatımız.Katiller sokakta, kurbanlar aynı sofrada yemek yediği, aynı evde uyuduğu insanlar.
Sormadan edemiyorum: Ne oluyor bu topluma?
Elbette bireysel olaylardır, elbette her cinayetin kendi öyküsü, kendi travması vardır. Ama bu kadar çok “aile içi cinayet”, bu kadar yaygın “yakın akraba şiddeti” sadece bireysel patolojilerle açıklanamaz. Bu, sistematik bir çöküşün işaretidir.Bu, bastırılmış öfkenin, ilgisizliğin, sevgisizliğin, yalnızlığın, çaresizliğin en korkunç dışavurumudur.
Biz nerede kaybettik birbirimizi?
Belki televizyonlarda her akşam bağıran suratlarda…
Belki sosyal medyada linç ederek rahatladığımız günlerde…
Belki çocuklarımızı sadece sınava hazırlayıp hayata hazırlamadığımızda…
Belki de yıllardır sadece inançtan, ahlaktan, maneviyattan bahsedip; bilimden, ruh sağlığından, insan psikolojisinden hiç konuşmadığımızda…
Bakın, bu ülkede artık insanlar sadece birbirini öldürmüyor.Aynı zamanda kendilerini de kaybediyorlar.Empati duygusu yerle bir olmuş durumda.Şiddet normalleşmiş, hatta gündelikleşmiş.Aile dediğimiz kutsal yapı, artık en çok acının üretildiği mekâna dönüşmüş.
Ve ne yazık ki bu noktada devletin yöneldiği tek çözüm; her kuruma bir imam atamak, her sorunun cevabını dua ve vaazla çözmeye çalışmak.Elbette inanç, toplumu ayakta tutan önemli bir unsurdur.Ama bu yaşadığımız şey, sadece inançsızlıkla açıklanamaz.Bu, ruhsal bir salgındır.Psikolojik bir buhranın içindeyiz.
Eğer bu cinayetlerin nedenini gerçekten merak ediyorsak; okullara, aile sağlığı merkezlerine, belediyelere, adliyelere ve hatta mahallelere psikologlar, sosyal psikologlar, travma uzmanları atamamız gerekiyor.İnsan zihninin karanlık odalarını ancak bilimle, anlayışla, sabırla aydınlatabiliriz.
Korkmayın, imamlar işsiz kalmaz.Ölenlerin cenaze namazını onlar kıldırır, mevlitlerini onlar okur.Ama mesele o noktaya gelmeden, yani insan canına kıymadan önce, o insanı kurtarabilmekte.
Unutmayalım: Her cinayet, önlenememiş bir çığlıktır. Her kurban, ihmal edilmiş bir ruhun kurbanıdır.
Bir ülkenin adliyeleri ne kadar doluysa, ruhu o kadar boştur. Ve biz şu an, toplumsal bir boşlukta savruluyoruz.
Durup düşünmenin, bilimin ışığını aramanın ve insanımızı yeniden insana dönüştürmenin zamanı çoktan geldi. Hatta geçiyor…
**
Rektör Beriş Adana’ya ısındı
Adana sıcağı kolay kolay kimseye ilk anda kendini sevdirmez.Hele bir de alışkın değilseniz, nemiyle, güneşiyle, ritmiyle insanı yorar.Ancak Adana’nın asıl sıcaklığı, havasından değil insanından gelir.Ve bu sıcaklığa zamanla alışılır; bir bakarsınız, şehrin hem ritmine hem ruhuna kendinizi kaptırıvermişsiniz.
Ankara Hacı Bayram Veli Üniversitesi’nden Çukurova Üniversitesi’ne rektör olarak atanan Prof. Dr. Hamit Emrah Beriş’in de bu süreci yaşadığını gözlemlemek mümkün.İlk günlerinde, Adana’ya tam olarak ısınamadığını, hatta üniversitenin misafirhanesinde kalmayı tercih ettiğini duyduk.Ancak tanıtım günlerinde, kampüs etkinliklerinde ve akademik toplantılarda sergilediği duruş, bu başlangıç mesafesinin hızla ortadan kalktığını gösteriyor.Artık Prof. Dr. Beriş’in sadece görevi için değil, gönülden de Adana ve Çukurova Üniversitesi için burada olduğunu görebiliyoruz.
Bu aidiyet duygusu önemli.Çünkü bir üniversitenin vizyonu yalnızca akademik projelerle değil, başındaki ismin o kuruma ve şehre duyduğu bağlılıkla da şekillenir.Prof. Dr. Beriş’in daha ilk haftalarda bölgenin sorunlarına, öğrencilerin beklentilerine ve akademik kadronun ihtiyaçlarına dair yaptığı analizler, yeni dönemin dinamik geçeceğinin habercisi.
Çukurova Üniversitesi, Türkiye’nin köklü üniversitelerinden biri.Ancak son yıllarda hem kurumsal yenilenme hem de uluslararasılaşma adına daha cesur adımlar atması gerekiyor.Prof. Dr. Beriş’in akademik geçmişi, iletişim alanındaki uzmanlığı ve kamu yönetimi deneyimi bu noktada üniversiteye önemli bir ivme kazandırabilir.Onun liderliğinde, üniversitenin sadece bölgesel değil, ulusal ve hatta uluslararası düzeyde daha görünür olması işten bile değil.
Adana’nın dinamizmini, gençlerinin enerjisini, Çukurova’nın potansiyelini iyi analiz eden bir yönetim anlayışı, sadece üniversiteyi değil şehri de dönüştürür. Çünkü üniversiteler, bulundukları şehrin entelektüel motorudur. Eğer bu motor doğru çalışırsa, eğitimden kültüre, ekonomiden sosyal yaşama kadar pek çok alan bundan olumlu etkilenir.
Elbette her yönetimin karşılaştığı zorluklar olacaktır.Ancak önemli olan, bu zorluklarla nasıl mücadele edileceğidir. Görünen o ki Prof. Dr. Hamit Emrah Beriş, bu mücadeleye hem akademik hem de insani bir perspektifle yaklaşıyor. Adana’ya artık sadece görev icabı değil, bir parça da gönülden baktığını görmek sevindirici.
Çukurova Üniversitesi’nin bu yeni dönemi, umarız ki öğrencilerin daha özgürce düşündüğü, akademisyenlerin daha üretken olduğu, kentin de üniversitesiyle daha çok gurur duyduğu bir süreç olur.
Adana sıcağına alışmak zordur ama alışan bir daha kolay kolay vazgeçemez.Görünen o ki Prof. Dr. Beriş de artık bu kentin bir parçası olmaya başladı. Ve bu, hem Çukurova Üniversitesi için hem de Adana için umut verici bir başlangıç olabilir.
**
Mevlüt Abinin Not Defteri
Dernek mi kursam, sendika mı?
Vallahi kafam karıştı dostlar. Bir süredir içimi kemiren bir düşünce var: Dernek mi kursam, sendika mı? Ciddi ciddi düşünüyorum.Bu işin şakası yok gibi duruyor.Hani birileri “yahu bu Mevlüt Abi emekli oldu diye köşesine çekildi” falan demesin. Yok öyle! Bu memlekette emekli olmak bile tam mesai istiyor artık.
Geçenlerde komşum Ömer Alpdoğan anlatıyordu: Türkiye’de tam 153 tane siyasi parti faalmiş. 153! Üçü iktidara, beşi muhalefete oynasa, geriye kalan 145 tanesi ne yapıyor, onu hâlâ çözemedim. Dert anlatan mı dersin, dava kovalayan mı, yoksa logosunu bastırıp deftere kaydını yaptıran mı… Allah kolaylık versin.
Parti enflasyonu bir yana, memur sendikalarında da durum pek farklı değil. “Sen kimin sendikasındansın?” diye sorsan, adam bir çırpıda altı harfli bir kısaltma söylüyor, ama neye hizmet ettiklerini bilen yok. “Biz hak arıyoruz” diyorlar ama o hak, genelde başkanlık koltuğunda bitiyor.
Benim meselem ise daha farklı: Emekliler.
Eskiden bir tane emekli derneği vardı.“Baba” dernekti, tek tabanca çalışırdı. Şimdi? Vallahi saymaya kalksan, iki çaydanlık demler bitmez.Her mahallenin ayrı emekli derneği var. Üstelik bir de sendikalaşma furyası başladı. Emekli-Sen, Emekli Hakları-Sen, Emekli Mücadele-Sen, hatta geçen bir yerde “Bilinçli Emekli Taban Hareketi” diye bir şey duydum — tam anlayamadım ama isim havalıydı.
Geçenlerde kahvede oturmuş çayımı yudumlarken Hasan Efendi geldi.
“Yahu Mevlüt, sen de bir dernek kursana, galiba bu işte rant var,” dedi.
Yeminle o cümle içime düdük gibi düştü. Şeytanın avukatı değilse ne olayım!
Eve döndüm, ama aklım kahvede kaldı.Google’a “emekli derneği başkanı maaşı” diye yazacak oldum, hanım “çorba mı var, dernek mi?” diye seslendi, unuttum. Ama içimde bir ateş yandı, söndürmesi zor…
Araştırdım, baktım millet emekli derneği kurmak için yarışıyor. Kimi dernek, kimi sendika… Hatta bazısı ‘konfederasyon’ olmuş! Emekli ama hâlâ organizasyon büyütme derdinde.
O noktada dedim ki: Benim neyim eksik?
Şimdi sevgili dostlar, karar vermem lazım:
“Bakımsız Emekliler Derneği” mi kurayım?
Yoksa daha havalı dursun diye “Bakımsız Emekli-Sen” mi diyeyim?
İkisinin de ayrı havası var. Dernek dersen, çay kahve faslı, yılda bir piknik… Başkanlıkta kimse itiraz etmez.Sendika dersen, biraz daha ciddi durur; slogan basarsın, basın açıklaması yaparsın, gerektiğinde grev gibi pozlar da verirsin. (Tabii bizim yaşta ancak “oturma grevi” olur ama o da bir şeydir.)
Yani siz ne dersiniz kıymetli okurlar?
Mevlüt Abi’ye dernek başkanlığı mı daha çok yakışır, sendika başkanlığı mı?
Unutmayın, bu karar sadece bana değil, belki de tüm emeklilere umut olacak (!)
Kararsız seçmen gibi dolanıyorum evin içinde.
Ama ne olursa olsun, şunu söyleyeyim:
Emekli olsak da bu memlekette durmak yok.
Çünkü emeklilik, artık ikinci mesleğe geçiş süreci!
ADANA
Az önceADANA
16 saat önceADANA
19 saat önceADANA
19 saat önceADANA
19 saat önceGÜNDEM
22 saat önceADANA
2 gün önceVeri politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız. Detaylar için veri politikamızı inceleyebilirsiniz.