Yüreğir Belediyesi geçtiğimiz günlerde karpuzun ardından bu kez de patates dağıttı. Belediye Başkanı Ali Demirçalı’nın öncülüğünde yürütülen bu sosyal etkinlik, ilk bakışta “toplumsal sorumluluk” kapsamında olumlu bir girişim gibi görünebilir. Karpuz, üreticiden alınmıştı; patates ise belediyenin kendi arazilerinde, kadın çiftçilerle birlikte üretilmiş. Dağıtım ise dar gelirli ailelere yapılmış. Kağıt üzerinde her şey dört dörtlük. Ancak işin özü pek öyle değil.
Bunu bir sosyal yardım kampanyasından ziyade, düpedüz popülist bir hamle olarak okumak daha gerçekçi. Zira dağıtılan ürün patates. Evet, halkın sofrasından eksik olmayan, pazarlarda kilosu 5 ila 12,5 lira arasında rahatlıkla bulunabilen patates. Bugün Yüreğir’de ya da başka bir semtte, herhangi bir pazara gittiğinizde, dar gelirli yurttaşın patatese erişemediğini söylemek zor. O halde nedir bu şatafatlı dağıtım töreninin amacı?
Bu tür etkinliklerle halkın gözünde “halkçı” bir profil çizmeye çalışmak, gerçek ihtiyaçları perdelemekten başka bir işe yaramıyor. Eğer gerçekten bir toplumsal yaraya parmak basmak isteniyorsa, patatese değil, ete, süte, bebek mamasına, hijyen ürünlerine yönelmek gerekiyor. Bugün yalnızca dar gelirli değil, orta sınıf da et alamıyor. Market reyonlarında, kasap vitrinlerinde fiyatlar dudak uçuklatıyor. Aylarca evine kırmızı et giremeyen binlerce aile var. Çocuklar etin tadını unutmuş durumda.
Yüreğir Belediyesi samimi bir sosyal yardım politikası izlemek istiyorsa, hedefini ve aracını iyi seçmeli. Göstermelik, manşetlik yardımların kimseye kalıcı bir fayda sağlamadığını artık görmeliyiz. Elbette her destek kıymetlidir ama mesele sadece “bir şey vermek” değil; gerçekten ihtiyaç duyulanı, doğru zamanda ve doğru kişilere ulaştırabilmektir.
Unutmayalım: Popülizmle değil, adaletli ve planlı sosyal politikalarla toplum kalkınır.
—
183 Parti, Bir Siyaset Gerçeği
Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı’nın son verilerine göre, Türkiye’de kayıtlı siyasi parti sayısı 183’e ulaştı. Bu sayı, sadece seçim pusulasına sığma meselesiyle sınırlı değil; aynı zamanda siyasal temsil, örgütlenme, toplumsal talepler ve sistemin kapasitesi üzerine yeniden düşünmeyi zorunlu kılıyor.
2025 yılı içerisinde kurulan partiler listesi, neredeyse bir resmi gazete eki gibi uzuyor: Birlik ve İlerleme Partisi, Zirve Yolu Partisi, Kızıl Parti, Üreten Türkiye Partisi, Hürriyet Partisi, Toprak Partisi, Bizim Parti, Güçlü Parti ve daha niceleri… Ortak bir özellikleri var: Bir kısmı mevcut siyasi düzene tepkiden doğmuş, bir kısmı ise mevcut partiler içinde temsil bulamayan kişi ve grupların yeni adres arayışından.
Bu tablo, iki temel yoruma açık.
Birincisi, olumlu olan: Çok sayıda partinin varlığı, demokrasinin çoğulcu yapısını besler. Her siyasi eğilimin ve toplumsal kesimin örgütlenme ve ifade kanalı bulabilmesi, çoğu zaman sistemin esnekliğine ve dayanıklılığına işaret eder. Türkiye gibi karmaşık bir toplumsal yapıya sahip ülkelerde, yeni siyasi aktörlerin ortaya çıkması, temsil krizlerine kısmen cevap olabilir.
İkincisi ise daha eleştirel bir okuma gerektiriyor: Bu partilerin ne kadarı gerçek anlamda siyasal faaliyet yürütüyor? Kaçının sahada örgütlenmesi, toplumsal karşılığı veya siyasi programı var? Yoksa bir kısmı yalnızca seçime girme hakkı elde etmek, Hazine yardımı ummak, yahut bir başka partiyle pazarlık gücü yaratmak için mi kuruluyor?
183 partilik bir siyasi manzara, Türkiye’nin siyasal hayatında yapısal bir boşluğun veya arayışın göstergesi olabilir. Büyük partilerin temsil kapasitesini yitirdiği bir dönemde, seçmenlerin farklı adres arayışına yönelmesi doğal. Ancak bu arayış, sadece sayısal çoğalma ile değil; siyasi kalite, program derinliği ve örgütlü yapı ile karşılık bulursa anlam kazanır.
Dahası, bu tablo seçim sistemiyle de doğrudan bağlantılı. Yüzde 7’lik ülke barajı, ittifak sistemi, Hazine yardımı kriterleri gibi faktörler, partilerin kurulma motivasyonunu doğrudan etkiliyor. Yani bu sadece ideolojik ya da temsil arayışıyla ilgili bir durum değil; sistemin yarattığı teşvik ve engellerle de doğrudan bağlantılı.
Sonuç olarak Türkiye’de siyasi parti sayısındaki artış, yüzeyde bir demokrasi zenginliği gibi görünse de, altta daha karmaşık bir yapısal gerilimi işaret ediyor. 183 parti, yalnızca seçim pusulasının boyunu değil, siyasetin niteliğini, vatandaşın temsil duygusunu ve demokratik sistemin sınırlarını sorgulatmalı.
**
Mevlüt Abi’nin Not Defteri
“İftiracılık: Geleceğin Gözde Mesleği”
Yahu ben yıllardır anlamıyorum bu okuma sevdasını. Millet çocuğunu okutuyor okutuyor da sonra ne oluyor? Üniversite mezunu çocuk, KPSS kuyruğunda kalp krizi geçiriyor. Torpili olan uzaya çıkıyor, olmayan ise apartman boşluğunda kariyer yapıyor. Varsa yoksa diploma! Hâlbuki bazı meslekler var ki, ne diplomaya gerek var, ne staja, ne de etik kaygıya!
Geçen gün bizim mahallenin kahvesinde oturuyorum, Eyzen’in kız geçen biriyle yürürken görülmüş. Biri hemen fısıldadı:
— “Kesin belediyeye kapağı atacak, adamı bulmuş!”
Öbürü atladı:
— “Ben demiştim, o kız kesin iftiracılıktan gidecek.”
Ulan dedim kendi kendime, bu mahalle Forbes listesini sollar! Hepimiz dedikoducu doğmuşuz, iftiracı olmuşuz, bir de üstüne maaş alacak duruma gelmişiz!
Bak açık söyleyeyim: İtirafçılık ve iftiracılık bu ülkenin geleceğin mesleği kardeşim! Hem hızlı yükseliyorsun, hem de haberin olmadan devlet kademelerinde yer bulabiliyorsun. Bugün “Ben onun hakkında bir şey biliyorum” deyince, yarın televizyona çıkıyorsun. Bir bakmışsın sabah programlarında uzman olmuşsun.
Şimdi sen yapay zekâ uzmanlığı diyon, veri bilimi diyorsun, kardeşim onlar hep zahmetli işler. Git okul bitir, master yap, yurt dışı gör, proje yaz… Valla çok iş. Halbuki iftiracılıkta böyle mi? Bir otobüste yanındakine fısıldarsın:
— “Biliyor musun o adam aslında…?”
Hop! Dediğin adam ertesi gün açıklama yapar, seni de “tanımıyorum ama yalan söylüyor” diye yalanlar. Bu da CV’ne girer: “Gündem oluşturma uzmanı.”
İtirafçılık dersen, o daha ballı. Eskiden günah çıkarma sadece kilisede yapılırdı. Şimdi ekran ekran dolaşıp kim ne yapmışsa anlatıyorsun. Hem de ne özgüvenle!
— “Biz zamanında çok pis işler yaptık…”
E ama şimdi neden anlatıyorsun?
— “Vicdanım el vermedi.”
Yok canım! El vermedi de, ulusal kanala çıkınca mı geldi vicdan?
İftiracılıkta maaş yok belki ama PR var, dikkat çekmek var, hatta siyasi danışmanlığa kadar yolun var. Üstelik tek ihtiyacın: Güçlü bir hayal gücü ve sağlam bir kulak!
Bak sevgili gençler…
Yıllarca okul sıralarında dirsek çürütmek mi?
Yoksa WhatsApp grubunda bir dedikodu başlatıp ertesi günün trend konusu olmak mı?
Karar sizin.
Ama Mevlüt Abi olarak ben derim ki:
“Yapay zekâ geçici, iftira ebedîdir.”
İstersen yazının sonunda ironik bir “Meslek Lisesi müfredatı önerisi” bile ekleyebilirim:
Devam yazısı da istersen “İtirafçılıktan Medya Uzmanlığına: Bir Yükseliş Hikâyesi” olur 🙂
Ne dersin, bu işi bir yazı dizisine dönüştürelim mi?
ChatGPT’ye sor
ADANA
40 dakika önceADANA
1 gün önceADANA
1 gün önceADANA
1 gün önceADANA
1 gün önceADANA
2 gün önceGÜNCEL
3 gün önceVeri politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız. Detaylar için veri politikamızı inceleyebilirsiniz.