Türkiye 9 bölge mi oldu? Anlatılması gereken yeni harita

Türkiye 9 bölge mi oldu? Anlatılması gereken yeni harita

ABONE OL
16 Ağustos 2025 07:44
Türkiye 9 bölge mi oldu? Anlatılması gereken yeni harita
0

BEĞENDİM

ABONE OL

İlkokul sıralarından beri ezbere bildiğimiz bir gerçek vardı: Türkiye, 7 coğrafi bölgeden oluşur. Karadeniz, Akdeniz, Ege, İç Anadolu, Doğu Anadolu, Güneydoğu Anadolu ve Marmara… Bu, coğrafyamızın, iklimimizin, tarımımızın, hatta insan yapımızın şekillendiği temel bir çerçeveydi.

Ancak geçtiğimiz günlerde Milliyetçi Hareket Partisi’nin kamuoyuna sunduğu afişlerle karşılaştığımız “9 bölgeli Türkiye” haritası, hepimizi şaşkınlığa uğrattı.Sosyal medyada dolaşan bu yeni bölgeleme modeli, alıştığımız coğrafi yapının dışında, idari bir düzenlemeyi andırıyor.Harita üzerinde bölge sınırları yeniden çizilmiş, bazı iller alışık olduğumuz bölgelerin dışına kaydırılmıştı.

Bu yeni tasarımın, MHP’nin “Dokuz Işık Doktrini”ne bir gönderme olduğu yönünde spekülasyonlar yapılsa da, bu açıklama bile kafalardaki soru işaretlerini gidermeye yetmedi.Çünkü ortada net bir gerekçe, bilimsel bir zemin ya da kamuoyuna yapılmış doyurucu bir açıklama yok.Parti yetkilileri, dokuz rakamının Türk mitolojisindeki önemine atıf yaparak meseleyi soyut bir zemine çekmeye çalıştı.Fakat siyaset, özellikle idari yapı söz konusu olduğunda, sembollerden ve mitolojiden çok daha fazlasını gerektirir.

Eğer bu 9 bölge, idari anlamda bir yeniden yapılanma önerisiyse –ki öyle görünüyor– o zaman mesele daha da ciddi.Çünkü böyle bir öneri; sadece siyasi partilerin değil, devletin bütün kurumlarının, akademisyenlerin, yerel yönetimlerin ve halkın geniş katılımını gerektiren bir süreçtir.Hele ki bölge sistemi, yerinden yönetim gibi temel konuları ilgilendiriyorsa, açıklık ve şeffaflık elzemdir.

Kaldı ki “komisyon kurulacak, her şey netleşecek” deniyordu.Fakat ortada ne komisyon raporu var ne de bu 9 bölgenin nasıl oluşturulduğuna dair bir teknik analiz. İnsan ister istemez sormadan edemiyor: Bu sınırlar hangi kriterlere göre belirlendi? Ekonomik yapıya mı bakıldı, kültürel yakınlıklara mı, ulaşım ağlarına mı?Yoksa sadece siyasi dengeler mi gözetildi?

Bugün MHP’nin afişleri, sadece bir görsel değil; aynı zamanda ciddi bir tartışma konusudur.Eğer bu bir “yeni idari bölgeleme” teklifiyse, neden kamuoyuyla paylaşılmıyor?Neden detaylarıyla anlatılmıyor?Şeffaflık, bu tür köklü değişimlerin olmazsa olmazıdır.

Bazı çevreler, bu “9 rakamı” meselesinin parti lideri Devlet Bahçeli’nin numerolojiye ilgisinden kaynaklandığını iddia ediyor.Ancak bu, Türkiye gibi çok katmanlı bir coğrafyada, ciddi bir idari yapıyı şekillendirmek için zayıf bir gerekçedir.Sembollerle siyaset olur ama devlet yönetimi ciddiyet ister.

Sonuç olarak, bu 9 bölge haritası neye hizmet ediyor, gerçekten idari bir reforma mı işaret ediyor, yoksa yalnızca ideolojik bir gönderme mi taşıyor, hâlâ belirsiz. Bu belirsizlik ortadan kalkmadıkça, sadece halk değil, parti tabanı da bu konuda ikna olmayacaktır.

MHP’nin kamuoyuna net ve gerekçeli bir açıklama yapması gerekiyor. Çünkü haritada çizilen her sınır, sadece bir çizgi değil; binlerce insanın geleceği, yaşam biçimi ve yönetişim anlayışı demektir.

 

**

 

Mevlüt Abinin Not Defteri

“Kebap olmadan gölge bulana kadar”

Arkadaşlarla şöyle bir nefes alalım, bir parkta oturalım, gölgede çay içelim dedik… Vurduk kendimizi Atatürk Parkı’na.

Ama o da ne?

Benim gençlik yıllarımda güneş ışığını zor gören bu park, şimdi gölgeden nasibini almaz olmuş. O zamanlar ağaçların altından gökyüzünü görmek meseleydi, şimdi ise parkta doğru düzgün ağaç kalmamış. Kalan birkaç ağaç da kimilerine zimmetli gibi. Altına masa atmış, sandalye koymuş… Resmen “özel mülk” gibi işgal edilmiş.

Zaten sıcaklık desen, 50 dereceye merdiven dayamış. Hava değil, sanki kazan kaynıyor. Gençliğimizde asfaltın üstüne yumurta kırsak, omlet olurdu derdik, şimdi iş öyle boyutu aştı ki… Adana kebabı çiğ al, parkta yere koy, 5 dakika sonra mis gibi pişmiş eline al ye. Yanına da bir pide… Eh, afiyet olsun!

Lafı uzatmayayım… Biraz daha parkta otursaydık, arkadaşlarla biz kebap olacaktık! Baktık olacak gibi değil, apar topar kalkıp Ziyapaşa Bulvarı’na çevirdik direksiyonu. “Belki orada bir gölgelik buluruz,” dedik.

Ama nerdeeee!

Orada da aynı manzara.Her ağacın altında ya bir araç park etmiş, ya da üç beş tabureyle “rezervasyon” yapılmış. Ağaç altları neredeyse tapulu mal gibi… Gölge görmek, serin bir nefes almak hayal olmuş. Adeta herkes “Ben buldum, sen bulamadın” yarışında.

Şimdi soruyorum: Gölge neden bu kadar kıymetli hale geldi? Hadi sıcaklık küresel ısınma falan, tamam da… Bu gölgeleri ortak kullanmak yerine neden sahipleniyoruz? Parklar halkındır, gölgeler hepimizin!

Bir de rica edeyim şu masa sandalye olayına çözüm bulunsun.Parkta oturmak için gölgeyi önce birinden izin alarak kullanmak zorunda kalıyorsak, işte orada sıkıntı büyük demektir.

Neyse…
Bu yaz sıcağında bir tavsiyem var:
Parka çıkmadan önce gölgelik bir dost, bir de serin suyunuzu yanınıza alın. Yoksa gün sonunda ya kebap olursunuz ya da Atatürk Parkı’nda ‘gölge göçmeni’ olursunuz.

Kalın serinle!

 

**

 

Cumartesi Öyküleri

SON SEÇİM

 

Kira günü yine geldi.Zarf hâlâ boş.
Cebimde bozukluklar, zihnimde milyonluk projeler.

Her ayın on beşi.Ev sahibinin zile basış sesi artık ezbere kazındı kulaklarıma.
Kısa, sabırsız, ritmik üç basış.
Sanki diyor ki: “Yine mi yok?”
Ben de cevabı ezberledim: “Bir iki güne çözülecek abi, söz…”

Ama bu ay çözülemeyecek.Çünkü geçen ay da “bir iki güne” diyerek atlattım.
Geçen ayki çözümler bu ayı tıkadı.

Üç sokak ötedeki park hâlâ yıkık.Salıncak zinciri koptuğundan beri çocuklar orada oynamıyor.
Ben ise her sabah oradan geçerken, kafamda o parkı nasıl yenileyeceğimi tasarlıyorum:
Yeni kaydıraklar, güvenli zemin, gece aydınlatması…
Bir kenara da küçük bir sahne yapacağım, çocuklar şiir okusun, tiyatro yapsın.
Hayalimde hepsi var.

Ama önce ev sahibi.
Önce elektrik.
Önce ekmek.

Kasabın camında kırmızı etin kilosunu görünce içim çekiliyor.
Eskiden asgari ücretle de yaşanırdı sanki, şimdi nefes almak bile fatura gibi.

Kafede garson çocuk beni görünce hâlâ “Başkanım hoş geldin,” diye takılıyor.
Bir seçim dönemi çıkıp mahalle meydanında mikrofon almıştım elime, “Ben buranın çocuğuyum, bu sokakların tozunu yuta yuta büyüdüm,” demiştim.
Üç kişi alkışlamıştı.
Biri annemdi.

Şimdi annem yok.
Alkış da yok.
Ama hayal? O hâlâ burada.

Gece olunca, masa lambasının solgun ışığında deftere yazıyorum:
“Temiz sokaklar, temiz vicdanlar!”
“Hizmet, sadece makamla olmaz!”
Sloganlarım hazır.
Broşür bastıracak param yok ama sokak sokak anlatırım.
Sözle. Yüzle. Gözle.

Ama bir iç ses var ya, o en gür muhalefet.
Diyor ki:
“Sen önce kendini yönet.”
“Kendine hayrın yok, şehre ne faydan olacak?”
Susturamıyorum.
Çünkü doğru.

Ama başka bir ses de var içimde. Daha derinden geliyor.
Çocukluktan.
Babam, o bir türlü başaramadığı adam…
Her gece kahvede belediyeyi eleştirir, sabahları erkenden işe giderdi.
Hiçbir zaman seçime girmedi ama hep seçilmiş gibi konuşurdu.
Ben ondan miras aldım bu tutkuyu.

Sabah ezanı okunurken pencereyi açıyorum. Hava serin.
Bir şehir daha uyanıyor.
Yine aynı: Gürültü, dert, koşturmaca…
Ama ben başka bir şehir hayal ediyorum.

Önce kafamda, sonra kağıtta.
Bir gün gerçek olacak mı bilmem.
Ama vazgeçersem hiçbir zaman olmayacak.
Belki bu benim ilk ve son seçimim.
Halk sandığa gitmeden önce, ben karar vereceğim:
Devam mı, vazgeçmek mi?

Elime kira notunu alıyorum.Yine kalemle bir şeyler karalıyorum üstüne —
Bir şehir haritası çiziyorum.
Hayalimdeki parkın yerini işaretliyorum.
Bir gün… Belki.
Ama bugün olmazsa yarın.

Ve belki bir gün, birileri bana gerçekten “Başkanım” der.

Bu yazı yorumlara kapatılmıştır.


HIZLI YORUM YAP

Veri politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız. Detaylar için veri politikamızı inceleyebilirsiniz.