24 Ocak 2026 Cumartesi
Ekonominin can damarı olarak adlandırılan küçük esnaf, son yıllarda artan maliyetler, düşen alım gücü ve daralan piyasa koşulları nedeniyle oldukça zor günler geçirmeye başladı. Bu durumdan çıkmanın yollarını arayan esnaf can simidi olarak krediye sarılmak istiyor. Bu kez krediye erişimde sıkıntı yaşar hale geldi. Durum böyle olunca da iş adeta içinden çıkılmaz bir düğüme dönüşmüş vaziyette.
Devletin sübvanse ettiği, esnaf kefalet kooperatifleri aracılığıyla verilen krediler bile bugün birçok esnaf için ulaşılmaz hale gelmiş durumda. Vergi veya SGK prim borcun varsa kredi alamıyorsun.
Bugün birçok küçük esnaf, biriken elektrik, su, doğalgaz faturalarıyla mücadele ediyor, bir yandan çocuğunun okul taksitini düşünüyor. Dükkanına mal alması gerekiyor, yanında çalışan personelin maaşını ödemek zorunda. Tüm bunları yapabilmesi için ise nakit akışına ihtiyacı var. Kredi tam da bu noktada bir “lüks” değil, hayatta kalma aracıdır.
Bu krediler, zaten faizinin bir kısmı devlet tarafından karşılanan, ekonomiyi canlı tutmayı hedefleyen araçlar. Borcu olan esnafa kapıyı tamamen kapatmak, sorunu çözmek yerine derinleştiriyor. Çünkü krediye ulaşamayan esnaf, borcunu ödeyemediği gibi işini de sürdüremiyor. Sıkıntı büyüyor, zincirleme etkiler başlıyor.
Esnafın ayakta kalması lazım. Ayakta kalmazsa haliyle maliyetler artar. Bu maliyetlerin ürün ve hizmetlere yansımasıyla düşürülmesine uğraş verilen enflasyonu yükseltir. Tüm bunların yanında istihdam azalır ve sonunda esnaf kepenk indirmek durumunda kalır.
Bu nedenle artık “borcun varsa kredi alamazsın” anlayışının yerine, daha gerçekçi ve uygulanabilir bir sisteme geçilmesi gerekiyor..
Unutulmamalı ki küçük esnaf, ülkemizin sosyal ve ekonomik dokusunun temel direğidir. Esnaf ayakta kalırsa mahalle yaşar, şehir yaşar, ekonomi yaşar.
Kış ayları, ısınma ihtiyacının artmasıyla birlikte enerji tüketiminin en yoğun olduğu dönemlerin başında geliyor. Hem bütçeyi korumak hem de çevresel sürdürülebilirliğe katkı sağlamak için bu dönemde enerji tasarrufu her zamankinden daha önemli hale geliyor.
Enerji tasarrufunun ilk adımı, ısınmayı doğru yönetmekten geçiyor. Ev ve iş yerlerinde ortam sıcaklığını birkaç derece düşürmek bile ciddi oranda enerji tasarrufu sağlayabiliyor. Gündüz saatlerinde güneş ışığından maksimum fayda sağlamak, akşamları ise kapı ve pencerelerin sızdırmazlığını kontrol etmek ısı kaybını azaltıyor. Kalın perdeler, kapı altı süngerleri ve basit yalıtım önlemleri düşük maliyetle yüksek fayda sunuyor.
Elektrikli cihazların bilinçli kullanımı da kış aylarında büyük önem taşıyor. Kullanılmayan cihazların fişten çekilmesi, enerji tasarruflu ampullerin tercih edilmesi ve kombi ile kalorifer bakımının düzenli yapılması hem enerji tüketimini düşürüyor hem de sistemlerin verimli çalışmasını sağlıyor.
Enerji tasarrufu yalnızca bireysel ekonomiye katkı sunmakla kalmıyor; aynı zamanda enerji kaynaklarının daha verimli kullanılmasına ve karbon salımının azalmasına da yardımcı oluyor. Kış aylarında alınacak küçük ama bilinçli önlemler, hem bugün hem de gelecek için büyük bir kazanım anlamına geliyor.
Karakış kendini iyiden iyiye hissettirdi. Yurdun dört bir yanında kar yağışı etkili olurken, soğuk hava konutlarda doğalgaz kullanımını da kaçınılmaz hale getirdi. Petekler açıldı, kombiler daha uzun süre çalışmaya başladı. Ancak her kış olduğu gibi bu yıl da aynı soru gündemde: Doğalgazı nasıl daha verimli ve güvenli kullanabiliriz?
Aslında mesele sadece faturayı düşürmekten ibaret değil. Bilinçsiz kullanım hem bütçeye hem de güvenliğe zarar verebiliyor. Kombiyi sürekli açıp kapatmak, peteklerin önünü kapatmak ya da evi aşırı ısıtmak en sık yapılan hatalar arasında. Oysa sabit ve makul bir sıcaklık, hem konfor hem tasarruf sağlar.
Bir diğer önemli konu ise bakım. Yılda en az bir kez yapılan kombi bakımı, hem yakıt tasarrufu sağlar hem de olası arızaların önüne geçer. Ayrıca iyi yalıtılmış bir ev, en pahalı kombiden bile daha etkilidir. Pencereden, kapıdan kaçan ısıyı durdurmadan tasarruf konuşmak pek gerçekçi değil.
Kış şartları ağırlaştıkça doğalgaz kullanımı artacak. Önemli olan bu süreci bilinçli, dengeli ve güvenli şekilde yönetebilmek. Kar yağışı geçer, soğuk biter; ama doğru alışkanlıklar kalıcı olur.
2026’dan itibaren yürürlüğe girecek yeni düzenleme, özellikle büyükşehirlerde faaliyet gösteren binlerce küçük esnaf için ciddi bir dönüm noktası olacak. Berberinden taksicisine, tamircisinden kahveciye kadar bugüne kadar basit usulde vergilendirilen birçok esnaf, artık gerçek usule geçecek; defter tutacak, gelir-gider hesabı yapacak, beyanname süreçleriyle daha yakından tanışacak.
Kağıt üzerinde bakıldığında amaç net: Vergi sisteminde adalet, kayıt dışılığın azaltılması ve mali disiplin. Ancak sahaya indiğimizde karşımıza çıkan tablo, bu dönüşümün sanıldığı kadar kolay olmayacağını gösteriyor.
Sorulması gereken asıl soru şu: Esnaf buna hazır mı? Bugün birçok küçük esnaf, günlük kazancını bile net olarak hesaplayamazken; amortisman, gider yazma, işletme hesabı, beyan dönemi gibi kavramlarla nasıl baş edecek? Defter tutmanın yalnızca bir muhasebeciye evrak bırakmaktan ibaret olmadığını bilen esnaf sayısı ne kadar?
Bir diğer önemli konu ise maliyet. Gerçek usule geçiş, sadece daha fazla bürokrasi değil; aynı zamanda artan muhasebe ücretleri, olası vergi yükü ve ceza riskleri anlamına geliyor. Zaten yükselen kira, enerji, personel ve hammadde maliyetleriyle ayakta durmaya çalışan küçük esnaf için bu yük, ciddi bir baskı oluşturabilir.
Daha da önemlisi, birçok esnaf henüz neyin değişeceğinin farkında bile değil. Ne nasıl yapılacak, hangi belge tutulacak, hangi gider yazılabilecek, hangi hatanın cezası ne olacak… Bu soruların çoğu yanıtsız. Hazırlık süreci yeterince anlatılmaz, destek mekanizmaları kurulmazsa, bu dönüşüm esnafı kayıt altına almak yerine kepenk kapatmaya zorlayabilir.
Elbette ki sistem değişebilir, değişmeli de. Ancak bu değişim, sahadaki gerçeklik göz ardı edilerek yapılmamalı. Eğitimler, rehberlik hizmetleri, geçiş sürecinde esneklik ve belki de kademeli uygulamalar şart. Aksi halde “gerçek usul”, küçük esnaf için sadece daha gerçek bir sorun haline gelir.
Yılbaşının yaklaşmasıyla birlikte alınacak Milli Piyango biletleri vatandaşa ister istemez hayaller kurduruyor. Bu yılki heyecan biraz daha büyük gibi. 800 milyon liralık büyük ikramiye hayalleri miktarı kadar büyütüyor.
“Bir ev alsak”, “Borçları kapatsak”, “Yeni bir hayat kursak” diye düşünerek bilet alanların sayısı her geçen gün artıyor.
Ancak tam da bu noktada dikkatli olmak gerekiyor. Yılbaşı umudu, ne yazık ki korsan ve sahte bilet satıcılarının da iştahını kabartıyor. “Hep buradan çıkıyor”, “Şanslı nokta” gibi sözlerle insanları kandırmaya çalışanlara kanmamak şart. Milli Piyango biletleri yalnızca ruhsatlı, sabit bayilerden alınmalı; hologramı, güvenlik bandı mutlaka kontrol edilmeli.
Toplam ikramiye tutarının milyarlarca lirayı bulduğu bir ortamda, hayallerin sahte bir biletle suya düşmesi en son isteyeceğimiz şey. Devlet kurumları, kolluk kuvvetleri ve meslek odaları denetimlerini artırıyor; ama asıl otokontrol yine vatandaşın elinde.
Belki büyük ikramiye bir kişiye çıkacak, belki birkaç kişi paylaşacak. Çoğumuz amortiyle yetineceğiz. Ama o bilet, yeni yıla girerken birkaç günlüğüne de olsa umut kurmamızı sağlıyor. Bu umudu korumanın yolu da bilinçli davranmaktan geçiyor.
Diyeceğim odur ki; hayalinizi kurun, şansınızı alacağınız biletle deneyin ancak dikkatli olmayı da ihmal etmeyin. Dikkatli olun ki heyecanınız sahte biletler yüzünden kararmasın.
Veri politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız. Detaylar için veri politikamızı inceleyebilirsiniz.