Özelde memlekette ama genelde de siyasetin en sevdiği oyunlardan biri şu: Koltukları saymak. Kim nerede oturuyor oturacak, kimin yardımcısı kim oldu olacak, hangi bakan değişecek ve yerine kim gelecek, hangi genel başkan “yeni yüz” diye vitrine çıkarılacak… Sonra da bu trafik, sanki hayatımızın derdi buymuş gibi, günlerce haftalarca konuşulur.
Çünkü devlet dediğimiz mekanizma, bu yöntemle, yani kim nerede oturursa otursun, bu düzenin devamı için gerekli rızayı üretiyor. Rıza üretilsin ki işler zıvanadan çıkmasın, öfke taşmasın, umutsuzluk örgütlenmesin. Siyaset bunun aracı haline geldiğinde de, seçimler bir “tabela değişimi”nden öte bir işlev görmüyor.
“Bu İktidar gitsin” demek kolay ve hatta böyle düşünenlerin haksız olduğu söylenemez. Ama sadece “gitsin” demek, düzenin aynı rayda yeni bir makinistle yoluna devam etmesine de kapı aralıyor. Bugün bize “normalleşme” diye pazarlanan şeyin büyük kısmı, aslında eşitsizliğin normalini geri çağırmaktan ibaret. Yani halk nefes alamazken, “piyasalar rahatlasın” diye derin bir iç çekiş…
Bakın şu cümleleri hepimiz ezbere biliyoruz:
“Piyasa böyle istiyor.”
“Yatırımcı ürker.”
“Kredi notu düşer.”
“Dışarıdan para gelmez.”
Bunlar teknik uyarı gibi sunuluyor. Oysa gerçekte bu cümleler, siyasetin alanını daraltan bir yönetme biçimi. Siyasete “şunu konuşma, bunu tartışma; sakın ola düzenin sinir uçlarına dokunma” diye çizilmiş bir dar koridor. O koridorda yürüyen partiler de birbirine benziyor. Ekonomide tekelleşme piyasayı birkaç dev aktöre sıkıştırıyorsa, siyasette de partileri aynı programın farklı ambalajlarına çeviriyor.
Vaatler değişiyor, sloganlar değişiyor; ama program hep aynı yere çıkıyor:
“Piyasa dostu.”
“Sermaye dostu.”
“Finansmana erişim.”
“Dış kaynak.”
Sonuç: Halkın gözünde siyaset bir “marka rekabeti”. Etiket değişiyor, içerik aynı. Ve bu tektipleşme, umutsuzluğu büyütüyor. Çünkü insanın önüne “değişim” diye konan seçenekler aynı fotoğrafın farklı filtreleri olunca, yurttaş ister istemez şunu hissediyor: “Benim hayatım zaten karar masasında yok.”
Türkiye’nin bu noktaya nasıl geldiğini de bilmiyor değiliz. 1980 sonrası 24 Ocak kararları ve darbe iklimi… 1990’larda gümrük düzenlemeleriyle tarımın, kırsalın çözülmesi… 1999 krizi sonrası IMF–Dünya Bankası reçeteleri, “kurumsal bağımsızlık” adı altında ekonomi yönetiminin halktan koparılıp dış denetime daha açık hale getirilmesi… Bu adımların ortak yönü şuydu: Üretimi, emeği, köylüyü, kamu yararını değil; finansın, ithalatın ve rantın konforunu büyütmek.
Sonra ne oldu?
Köy boşaldı; şehir ucuz işgücü deposuna döndü. Tarım “ithalatla idare edilir” masalına teslim edildi. Sanayi “montaj”la övünür hale getirildi. Borç hane halkının üzerine çöktü. Yoksulluk tek tek insanların hikâyesi olmaktan çıkıp toplumsal bir dile dönüştü. Bir ülke düşünün: İnsanlar kendi hayatlarının hesabını tutamıyor ama televizyonlarda sürekli istatistik dinliyor. “Veri” var, “grafik” var, “sunum” var; ama sofrada eksik var, evde soğuk var, gelecekte sis var.
Peki halk neden buna razı olsun?
Asıl yakıcı soru bu. Ve bu sorudan kaçmak için siyaset, çoğu zaman ya “sabır” öğütlüyor ya da meseleyi kişilere indiriyor. Bir günah keçisi buluyor: Bazen tek adam, bazen bir bakan, bazen bir Merkez Bankası başkanı… Kusur arıyor, dişli arıyor, vida arıyor; ama makineye dokunmuyor. Oysa makine aynı makine: Ücretleri baskılayan, sendikayı zayıflatan, kamuyu küçülten, sermayeyi büyüten, borcu yaygınlaştıran neoliberal düzen.
Bu düzenin en büyük marifeti de bunu insanları yurttaş olmaktan çıkarıp seyirciye çevirerek başarıyor. Bununla “Sen yerinde dur; biz (dünyayı) senin adına yönetiriz” diyorlar. Halkın eline en fazla dört yılda bir oy veriliyor; sonrası “uzmanlar”, “piyasalar”, “krediciler”…
İşte tam da bu yüzden, “iktidar gitsin” yetmiyor. Yerine ne gelecek sorusunun yanıtını, program program, madde madde konuşmak zorundayız. Çünkü iktidar hedefi bir sınıfsal tercihtir. Kimin için iktidar? Emeğin mi, sermayenin mi? Kamu yararının mı, rantın mı? Üretenin mi, aracının mı?
Bu sorulara ezilen çoğunluğun sorunlarına çözüm bulma tarafında durarak yanıtlayacak olanlar hiç kuşku yok ki ülkemizin “makyaj”a değil, nefese ihtiyacı var diyeceklerdir. Ve nefes, piyasaların değil insanların rahatlamasıyla gelir.
O zaman gelin, “normalleşme” diye bize sunulan şeyin aslında neyi normalleştirdiğini açık açık söyleyelim: Eşitsizliği, güvencesizliği, borçla yaşamayı, kirayla boğuşmayı, çalıştığı halde yoksul kalmayı…
Buna razı değiliz. Çıkış yolu da hayal değil; gayet somut:
. Üretim odaklı ekonomi: Tarımı ve sanayiyi ithalatla idare eden değil, planlayan ve güçlendiren bir çizgi.
. Sosyal devletin gerçek dönüşü: Barınma, eğitim, sağlık, ulaşım gibi temel hakları kamusal güvenceye alarak.
. Tekelleşmeyle mücadele: “Rekabet masalı”yla değil; denetimle, kamu yararıyla, kamusal girişimle.
. Yerelden demokrasi: Belediyeyi halkın söz ve karar süreçlerine katıldığı dayanışma örgütüne çevirmek.
. Siyasette ideolojik netlik: “Herkese her şey” diyerek herkesi oyalayan değil; “kimin için iktidar” sorusuna açık yanıt veren bir hat.
Bu hattı kurmadan, sadece koltuk değiştirerek, sadece tabelayı yenileyerek, sadece “gidenin suçları”na yüklenerek ilerleyemeyiz. Çünkü gidenin yerine gelen aynı programa biat ederse ya da ediyorsa, bir süre sonra o da “piyasa böyle istiyor” demeye başlayacak. Ve halk yine aynı duvara toslayacak.
Memlekette mesele “kim kazanacak” değil. Mesele şu: Kazanan neyi, kim için yapacak?
Bu soruyu sormayan siyaset, ne kadar gürültü çıkarırsa çıkarsın, eninde sonunda düzenin rıza üretim bandına yeniden bağlanır.
Bizim işimiz o bandı kırmak. Siyasetin alanını, halkın gündelik hayatına dokunan somut bir adalet programıyla genişletmek. Emeği büyüten, dayanışmayı kuran, kamuyu yeniden hatırlatan bir yön değişimini “seçenek” değil, “zorunluluk” haline getirmek.
Çünkü bu ülkede insanların makyaja değil, nefese ihtiyacı var…
ADANA
1 gün önceADANA
3 gün önceADANA
3 gün önceADANA
3 gün önceADANA
3 gün önceADANA
3 gün önceEKONOMİ
3 gün önceVeri politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız. Detaylar için veri politikamızı inceleyebilirsiniz.