OKTAY EROL

OKTAY EROL

25 Ocak 2026 Pazar

200’ncü günde yağmur altında…

200’ncü günde yağmur altında…
0

BEĞENDİM

ABONE OL

Adana, o yaz sıcaklarıyla, güneşe kurşun sıkmasıyla bilinir… Ama bugün, 24 Ocak 2026, kentin sokakları çevre dağlara yağan karın soğuğuyla olduğu kadar, durmaksızın yağan kış yağmuruyla karşıladı günü. Gökyüzü gri, yer çukurları çamur suyu ile dolu… Yine de Adana Anakent Belediye Başkanı Zeydan Karalar’ın Silivri Cezaevi’ndeki tutukluluğunun tam 200. günü nedeniyle düzenlenen mitingde, binlerce insan Taş Bina önünde toplandı. Şemsiyeler, yağmurluklar, kırmızı bayraklar, Türk bayrakları altında, ıslanmayı hoş buldu kalabalık. Bu yalnız bir protesto muydu; yoksa halkın istencine, demokrasiye, sevdikleri başkanlarına yapılan haksızlığın sokağa taşan sesi mi?

Düşünün: Zeydan Karalar, Adana’nın seçilmiş başkanı. Halkın oylarıyla göreve gelmiş, kentin altyapısından sosyal yardımlarına dek pek çok alanda iz bırakmış bir isim. Ama bugün, kanıtsız ileri sürülen suçlamalarla Silivri’nin soğuk duvarları arasında tutuluyor. Tutukluluk nedeni; siyasi bir hesaplaşma, hukukun araçsallaştırılması… Karalar, yolsuzlukla suçlanmış, ancak kanıtların yetersizliği, sürecin hukuksuzluğu birçok kez dile getirilmiş. Bu, yalnız Zeydan Karalar’ın özgürlüğü sorunu değil; Türkiye’nin demokrasi sınavı. Halkın sandıkta verdiği kararın, yargı eliyle yok sayılması…

***

Miting alanı, Taş Bina’nın önü, dayanışma denizini andırıyordu. Bir yandan yağmur, bir yandan soğuk, bir yandan yağmurlukların hışırtısı, bir yandan da orkestranın “Çav Bella” şarkısı ardından “Yiğidim Aslanım” … Saatler 14:00’ü gösterdiğinde, yağmur yağıyor. Kalabalık, CHP bayraklarıyla donanmış. Pankartlarda “200 Gün Yeter, Zeydan’a Özgürlük”, “Adana Başkanına Sahip Çıkıyor” yazıları…

Kanımca mitingin en duygusal anı, Başkan Karalar’ın eşi Nuray Karalar’ın konuşmasıydı. “Gözleri dolu dolu” diyeceğim de, onu dinlerken “gözleri dolu dolu” olanları görmek olası! “Adanalıyı sıcak durduramadığı gibi, yağmur da durduramıyor. 50. günde buradaydınız, 100. günde buradaydınız, 150. gününde buradaydınız, şimdi 200. gününde de buradasınız. Hepimizin kulağı Silivri’de” derken kalabalık, “Zeydan’a özgürlük” diye tempo tutuyordu. Ardından Adana Anakent Belediye Başkan Vekili Güngör Geçer konuştu: “Ben burada belediye başkan vekili olarak konuşuyorum, ancak her şeyden önce bir yurttaş, Zeydan başkanımızın bir yoldaşı olarak da konuşuyorum” dedi… “Hava kurşun gibi ağır, bağır bağır bağırıyorum / koşun, kurşun eritmeye çağırıyorum” dizeleri geldi aklıma Nâzım’ın, İl Başkanı Anıl Tanburoğlu konuşmaya başladığında… Yağmur yağıyordu, Tanburoğlu “200 koca gün geçti, Zeydan Başkanımız hukuksuzca içeride. Ama Adana dimdik ayakta! Türk yargısı adaleti geciktirmeden Adana’ya getirsin” diyordu…

***

Bir yıldır yazın sarı sıcağında, kışın sert soğuğunda düzenlenen “halk buluşmalarını” bilirsiniz; aynı duygularla, kalabalık Türk bayraklarını sallayarak marş söylüyor. Bu görüntüler, halkın kararlılığını gösteriyor. Sıcak, soğuk, yağmur, çamur… Yazın sıcağında olduğu gibi, kışın yağmuru/ soğuğu da engel olamamış Karalar’ın sevenlerine… Bu zor koşullar, dayanışmayı daha da güçlendirmiş…

Peki, bu olay ne anlama geliyor? Türkiye’de siyasi tutukluluklar, demokrasinin yarasıdır. Zeydan Karalar gibi seçilmiş isimlerin tutuklanması, yerel yönetimleri sarstı. Adana, bu süreçte hizmetlerini aksatmadı ama başkanının haksız yere tutukluluğunu da unutmadı. Bu miting, bir uyarı: Halkın istencini hiçe sayanlara bir uyarı! Eğer demokrasi varsa sandık sonuçları korunmalı, toplumun güveni sarsılmamalıydı, dayanaksız suçlamalar yapılmamalıydı!

***

200 gün, dile kolay… Bir insan; ailesinden, kentinden, görevinden uzak tutuluyor. Zeydan Karalar için bu sözcükler de yetersiz! Bu yağmurlu günde, sonunda ıslanmak da olsa, umutsuz değil Adanalı. Belki yarın, belki öbür gün, adalet yerini bulacak. Zeydan Karalar serbest kalacak, Adana’ya dönecek. O güne dek, mitinglerden ödün verilmeyecek. Çünkü Adanalı başkanını yalnız bırakmayacağını kanıtladı.

Sonuç olarak; bugün Adana’da yalnız bir miting yapılmadı, Silivri’ye Adanalının sesi gönderildi: “Seni unutmadık, seni yalnız bırakmadık, istencimize sahip çıkmayı sürdüreceğiz.” Bugün Adana’da, zor koşullar altında bile geri adım atmayan bir demokrasi dersi verildi. 200 gün geçti, belki birkaç gün daha geçecek; ama bu halkın belleği, o yağmurun altındaki kararlı duruşu asla silmeyecek. Yağmur diner, soğuk geçer, ama halkın istenci kalıcıdır; unutulmamalı…

Devamını Oku

Ne Yapmalı / İşsizlik

Ne Yapmalı / İşsizlik
0

BEĞENDİM

ABONE OL

İnsanın, doğup/ büyüdüğü ülkesinde, yaşamını kazanmak için “uğraşsız” bırakılması düşündürücü değil mi? İşsizlik, sanıldığı gibi iş gücü fazlalığı mıydı ya da geçici yatırım eksikliğinden doğan bir tıkanıklık mıydı? Yoksa üretim araçlarını elinde tutan düzenin emeği egemenliği altına alma yöntemi miydi? Anaparadar, kendi kazancını korumak için her zaman bir yedek işsizler topluluğuna gereksinim duyma çabası mıydı yoksa? İş arayan sayısının iş olanaklarından fazla tutulması, ücretleri baskılamak, güvencesizliği artırmak için kullanılan bir araç mıydı yoksa?

Bunlara ek olarak; üretimin toplumsal gereksinimlere göre değil, bireysel kazanç hırsına göre örgütlenmiş olması mıydı asıl sorun? Yoksa teknolojik ilerlemenin işçiyi özgürleştirmek yerine kapı dışına itilmesi, bu çarpık yapıyı kazanca dönüştürme çabası mıydı? İnsanın yaşamını sürdürmek için gereksindiği araçlara ulaşamaması, “doymazların” egemen olduğu düzenin gücü müydü?

***

İşsizlik, bilinçli biçimde el altında tutuluyor demek ki, toplumsal yapıda derin çatlaklar açmasına göz yumularak… İnsanların gelir elde etmelerini engelleyerek, geleceklerini karartarak, toplumun dışına iteleyerek, ağır ruhsal çöküntünün eşiğine sürüklenmesine izleyici kalmak… Türk Psikiyatri Derneği’nin verilerine göre uzun süreli işsizlik depresyon riskini iki kat artırdığı gibi, insanlara yarınsızlık duygusu yüklemekte; bu umutsuzluk durumu zamanla patlamaya hazır bir toplumsal gerginliğe dönüşebileceği öngörüsü egemen…

Ev içlerinde erincin yerini çatışma, sevginin yerini geçim kaygısının doğurduğu hırçınlık almış durumda… Aile içi şiddet, boşanmalar, çocukların uğradığı sarsıntılar çoğu kez bu ekonomik dışlanmışlığın sonucu değil mi? Yoklukla sınanan insanın öfkesi dayanışmayı yok eder, bencilliği körükler, suç oranlarını yükseltir. İşsizlik, bütün bir toplumun ortak erincinin, güvenliğinin, kardeşlik bağlarının kopmasının da nedenlerinden demek ki…

***

Türkiye ölçeğinde 2025 yılı sonu verileri işsizliğin neden olduğu yapısal karanlığı derinleştirdiği görülüyor. TÜİK’e göre dar tanımlı işsizlik yüzde 9,2, bağımsız araştırma kuruluşları ise geniş tanımlı işsizliği yüzde 20’nin üzerinde saptıyor. Sanayi çarkları dış girdi bağımlılığı nedeniyle yavaşlarken; yabancı anaparadarın hukuk düzenine duyduğu kuşku kalıcı yatırımları engellediği görülüyor.

Bir zamanlar kendi kendine yetebilen tarım/ hayvancılık, destek kurumlarının işlevsiz bırakılmasıyla çöküşü yaşıyor. TZOB verilerine göre Çiftçi Kayıt Sistemi’ne kayıtlı çiftçi sayısı 2003’te 2,7 milyon iken 2020’de 2,1 milyona gerilediği belirtiliyor. Bu, uzun vadede %23’lük bir düşüş anlamına geliyor. Son yıllarda da azalma eğilimi sürüyor. Girdi maliyetlerinin dizginlenememesi köylüyü toprağından koparmış, kentlerin ucuz iş gücü pazarına itmiş…

En düşündürücü tablo ise üniversite gençliğinde toplanmaktadır. YÖK verilerine göre her yıl yaklaşık 900 bin öğrenci mezun olmakta; TÜİK istatistiklerine göre lisans mezunlarının yaklaşık dörtte biri, ön lisans mezunlarının ise üçte biri iş bulabilmekte. Teknik bilgisi yüksek kitlelerin işsiz kalması yalnız ekonomik bir yitikten daha çok; toplumun yarınını kuracak olan düşünsel gücün köreltilmesidir. Diplomalı işsizler ordusunun büyümesi, ülkenin en büyük toplumsal varsıllığının anaparadar odaklı bir kıyımla yok edilmesidir.

***

Bu karanlıklar aydınlanabilir, emek anaparadarın belirleyeceği yazgıya bırakılmayabilir… Üretim kazanç hırsına değil, toplumsal gereksinimlere dayalı yapılandırılabilir… İlk başta, toprağından koparılan köylünün yeniden üretici kılınması, tarımsal desteklerin doğrudan çiftçiye ulaştırılması sağlanabilir. Kooperatifleşme yaygınlaştırılabilir, girdi fiyatları kamusal olanaklarla aşağı çekilebilir, kentlerde genç kitlelerin yetkinliklerini hiçe sayan sömürü çarkı durdurulabilir, çalışma saatlerinin gelir yitimi olmaksızın kısaltılması yöntemiyle iş olanakları artırılabilir. İspanya’daki kooperatifleşme ya da İzlanda’daki çalışma saati düzenlemeleri, bu değişimin düş olmadığını kanıtlamaktadır.

Yetişmiş beyinlerin, yarınsızlık korkusuyla yabancı topraklara göçmek zorunda kalması, ülkenin düşünsel damarlarının kesilmesidir. Gençlerin, emeklerinin karşılığını başka ülkelerde araması bir yazgı değil, bu çarpık düzenin sonucudur. Küba’nın kısıtlı olanaklarla kurduğu yerli üretim odaklı kamusal yatırımlar, dışa bağımlı sanayiye karşı bir yol göstericidir. Eğitim sistemi, diplomalı işsizler ordusunu artırmak yerine toplumsal yarar üretecek biçimde yeniden yapılandırılabilir. İnsanca bir yaşam, üretimin sömürüye üstün geldiği bir yapıyla olanaklıdır. Toplumun ortak erinci, her yurttaşın onurlu bir uğraşa kendi ülkesinde sahip olmasıyla kurulacaktır.

Devamını Oku

Bilgide “taktik” anlayışı…

Bilgide “taktik” anlayışı…
0

BEĞENDİM

ABONE OL

Elektronik postaya düşen bir gönderi sonrasında düşünmeden yapamadım… Üsküdar Üniversitesi Eğitim Kurumları/ Rehberlik Hizmetleri Yöneticisi Uzman Psikolojik Danışman Özgür Akoğlan, açıklamasına yer veriliyordu… Gönderide, 20-21 Haziran 2026’da yapılacak Yükseköğretim Kurumları Sınavı’na (YKS) gireceklere, konuları “en hızlı” biçimde bitirmeleri için “taktikler” yer alıyordu…

Danışman Akoğlan, açıklamasında “soruların yaklaşık yüzde 80’i, konuların yüzde 20’sinden geliyor, öğrenciler önce ‘banko’ konuları bitirmeli” diye salık veriyordu, “son beş yılda soru gelmeyen bir alt başlığa günler harcamak, sınav stratejisi değildir” sözlerini kullanıyordu. Akoğlan, açıklamasını “her şeyi baştan sona yazmak aylarınızı alır. Video ders defterleri ve hazır notlar, öğrenciyi yüzde 50 hızlandırır” diye sürdürüyordu…

***

Son yıllarda “hazırcılık, gereksiz konular, çıkan soru konuları” gibi kavramlar öne çıktı… Artık herhangi bir konuya ilişkin zaman ayırmak/ emek harcamak yerine/ öğrenmek/ bilgi edinmek yerine, “soru çıkacak yerleri” ezberlemek önemsetildi! Bir şeyi çabucak yapmak/ gerekeni öğrenmek, kalan zamanı başka yerlerde “daha yetkin” kullananlar için önemli olabilir de, hiçbir zaman sevemeyeceğim “özçekim” yapıp sosyal medyada yayımlayan için anlamı ne olabilir ki?

Düşünsenize, eğitim kurumları size “bilgiyi” nasıl kullanacağınızı, “her bilgiyi” öğrenmenizi salık vermek yerine, yalnız sınavda “başarılı” olmanız için hangi “bilgiyi” ayıklayacağınızı “taktik” olarak öğretiyor. Bunu da, gelecek kuşağın yararına yapılmış gibi göstermeye çalışıyor! Bunlar gerçekten olması gerekenler mi, bilgide “taktik” ne demek?

***

Bu “taktik” kuşatması, öğrenme sürecini bir tür “ayıklama” işlemine indirgiyor. Oysa bilgi, bir bütündür; parçalanamaz, işe yarayan ya da yaramayan diye sınıflandırılamaz. Genç beyinlere sunulan bu “hızlı bitirme” istenci, aslında onlara düşünmemeyi, sorgulamamayı, yalnız sonuç odaklı “ezberciliği” öğütler. Bilginin mutfağına girmekten korkan, yemeğin tadından çok tabağın hızıyla ilgilenen bir kuşak yetişiyor. Hazır notlar, özet videolar, cımbızlanmış bilgiler… Emek verilmeden, çaba harcamadan kazanılan her veri, ilk esintide uçup gidecek bir toz yığınıdır.

Eğitim kurumlarının görevi, öğrencileri birer yarış atı gibi belirlenmiş parkurlarda koşturmak değildir. Asıl sorumluluk, onlara bilginin onurunu, araştırmanın coşkusunu aşılamaktır. Bugünün sınav yöntemleri, yarının niteliksiz toplumunun önünü açar. Bilgiyi yük gören, ondan bir an önce kurtulmaya çalışan bireyler; yarın yaşamın gerçek sorunlarıyla karşılaştıklarında hangi “banko” konuya sığınabilir? Yaşamın kendisi, beş şıklı bir testten ya da son beş yılın çıkmış sorularından oluşmuyor. Bu sığ yaklaşım, sınav kazandırır; gelecek kazandırmaz, yetkinlik kazandırmaz, derinlik kazandırmaz.

***

Toplumun geleceği, elekten geçirilmiş kırıntılarla değil, köklü bir öğrenme bilinciyle kurulabilir. Gençleri yalnızca birer “başarı makinesi” olarak gören bu sistem, onları insan kılan merak duygusunu köreltir. Bilginin içselleştirilmediği, belleğin derinliklerine inmediği bir eğitim ortamı, niteliksiz kalabalıklar üretir. Bugünün “taktiklerle” hızlandırılmış öğrencileri, yarının sorun çözen değil, sorunlardan kaçan yetişkinleri olacaktır.

Asıl sorun, öğrenciyi yüzde elli hızlandırmak değil, ona yüzde yüz nitelik kazandırmaktır. Bizim gereksinimiz olan; cımbızla seçilmiş soruları çözenler değil, o soruların neden sorulduğunu kavrayan, bütünü görebilen, emeğin içselliğine inanan kuşaklardır. “Taktiklerle” örülmüş bu duvarları yıkmadıkça, bilginin aydınlığına ulaşmak da olanaksızlaşır.

***

Sonuç olarak; eğitimi bir “ayıklama sanatı” sananlar, aslında toplumsal bir çoraklaşmanın taşlarını döşüyorlar. Gençleri yaşamın zorluklarına karşı güçlendirmek yerine, onları kolaycılığın sığ sularında boğuyorlar. Bilgide “taktik” aramak, gerçeğe giden yolda pusulayı kırmaktan farksızdır. Bir ulusun yükselişi, “kısa yoldan” sınav kazanan kitlelerle değil; bilgiyi gelecek sayan, emekle yoğrulan, derinliği olan bireylerle gerçekleşir. Kolaya kaçan, kestirmeden gitmeyi “önceleyen” her anlayış, bizi biz yapan değerlerden de koparır.

Gelecek kuşaklara bırakacak en büyük kalıt, sınav kazandıran ipuçları değil, öğrenmenin o eşsiz tutkusu olmalıdır. Özellikle yaşam, önceden hazırlanmış, “taktiklerle” çözülebilecek denli kolay sorular çıkarmaz. Bilginin ağırlığından korkmayan, zorluğun içindeki ışığı görebilen özgür beyinler yetiştirmek en temel görev olmalıdır. Bilgide “taktik” olmaz; bilgi, ancak hak edildiğinde yaşama yön verir.

Devamını Oku

Ne yapmalı / Köylü…

Ne yapmalı / Köylü…
0

BEĞENDİM

ABONE OL

“Köylü” denildiğinde yalnızca yerleşim yeriyle sınırlı bir tanım yapılmaz; aynı zamanda ekonomik üretim biçimi, kültürel değerler, toplumsal ilişkiler, dilsel çağrışımlar da bu kavrama eklenir. Bu nedenle köylü denildiğinde köyde yaşayan kişi, tarımla uğraşan üretici, hayvancılıkla geçinen emekçi, geleneksel kültürü sürdüren topluluk üyesi, doğayla iç içe yaşayan insan anlaşılır.

Büyük Önder Mustafa Kemal Atatürk, “Köylü milletin efendisidir” diyerek toplumsal yapının en sağlam dayanağını tanımlamıştı. Bugün “efendilik” kavramı ağır bir yoksulluğa, belirsizliğe, terk edilmişliğe dönüşmüş durumda. Anadolu köylerinde yaşam zorlaştı; toprak susuz, ahırlar boş, traktörler kontak kapatmış durumda… Köylü toprağını işleyemez, hayvanını besleyemez, çocuklarını köyünde tutamaz duruma geldi. Kendi yurdunda yabancılaştırılan üretici için sorma zamanı: Bu kuşatılmışlık karşısında ne yapmalı?

***

Türkiye İstatistik Kurumu verilerine göre son yirmi yılda köy nüfusu yüzde otuzdan fazla azaldı. 2000’lerin başında toplam nüfusun üçte biri köylerde yaşarken bugün bu oran beşte bire düştü. Genç kuşak köyden kente göç ediyor, 18–35 yaş arası kırsal nüfusun yarısından fazlası artık kentlerde yaşıyor. Bu göç, köyleri yaşlıların barınağına dönüştürdü. Gençler köylü olmanın bir “yoksulluk yazgısı” olduğuna inandırıldığı için kentlerin varoşlarına, güvencesiz işlere yöneliyor. Oysa köyleri yeniden canlandırmak için gençlerin emek gücüne, teknolojiye yatkınlığına gereksinim var.

***

Köylü toprağını ekecek, hayvanını yetiştirecek, gelecek sunacak da; nasıl? Yerel olmayan tohum, pahalı gübre, mazot yükü köylünün toprağa sarılmasını her geçen gün güçleştiriyor. Çiftçi ektiği ürünün karşılığını alamadıkça borç sarmalına sürükleniyor. Banka verilerine göre çiftçi borçları 2025 sonunda 1 trilyon 120 milyar liraya ulaştı. Bu yük, üreticinin en büyük engeli… Tarım ise bir ülkenin en stratejik değeri. İlk adım olarak köylünün üzerindeki bu ağır girdi yükü ivedilikle azaltılmalı. Destekler bir ayrıcalık gibi değil, anayasal hak olarak ekimden önce sunulmalı.

Aracıların, tefecilerin, küresel şirketlerin köylünün emeğini sömürdüğü çarpık düzen temelden kaldırılmalı. Ürünün tarladaki değeri ile sofraya ulaşan fiyatı arasındaki uçurum, köylünün alın terinden çalınan boşluk. Bu boşluğu ancak köylünün kendi kuracağı, gerçek anlamda işleyen kooperatifler doldurabilir. Ortak makine parkları, ortak soğuk hava depoları kurulmalı, maliyetler düşürülmeli, köylü pazarın asıl egemeni kılınmalı.

***

Tarımı zorlaştıran bir başka etmen kontrolsüz sanayileşme ile çevre kirliliği. Üreticinin varlığını korumak, onun suyunu, otlağını, ormanını yaşanılır kılmakla olasıdır. Denetimsiz madencilik projeleriyle delik deşik edilen dağlar, zehirlenen yeraltı suları köylünün yaşam damarlarını yok etti. Otlaklar imara değil, hayvancılığa ayrılmalı. Köylü toprağını işlerken doğayla savaşmak zorunda kalmamalı, tersine doğanın en güvenilir savunucusu olarak konumlandırılmalı. Yerel tohumlar korunmalı, dışa bağımlı tarım politikaları terk edilmeli. 2025’te saman, buğday, mısır gibi temel ürünlerde dışalım beş milyon tonun üzerine çıktı. Kendi kendine yeten bir ülke olmanın yolu dışalım değil, yerli üreticiyi baş tacı etmekten geçer. “İktidarın” görevi tarım alanlarını beton yığınına çeviren rant projelerini durdurmak, toprağı korumaktır.

Köylünün emeği yalnızca kendi ailesini değil, bütün toplumu doyurur. Sofradaki ekmek, pazardaki sebze, tenceredeki süt köylünün alın terinin ürünüdür. Bu emeğin değeri küçümsendiğinde toplumun bütün dengesi bozulur. Köylü üretimden çekildiğinde kentte yaşayan da açlıkla yüzleşir. Bu nedenle köylüyü korumak, aslında ülkenin geleceğini korumaktır.

***

Sonuç olarak köylüyü yeniden “efendi” kılmanın yolu, onu üretim sürecinin en başına, hak ettiği saygınlıkla geri getirmekten geçer. Köylü örgütlenmeli, sesini yükseltmeli, emeğinin fiyatını kendi belirleyecek güce erişmeli. Devletin görevi ise köylüyü serbest piyasanın acımasızlığına bırakmak değil, onu her türlü ekonomik sarsıntıya karşı korumak.

Çiftçinin traktörü elinden alınırsa, o ülkede adalet toprağın altında kalır. Toprak doyarsa insan doyar, insan doyarsa toplum erinç bulur. Artık gerekçe üretme zamanı geçti; şimdi toprağa can, köylüye umut, üreticiye güç verme günüdür.

Devamını Oku

Ne Yapmalı / Gençlik

Ne Yapmalı / Gençlik
0

BEĞENDİM

ABONE OL

Son yıllarda adı “ev genci” oldu; daha yaşamlarının ilkyazında çocukluk yıllarını özler duruma geldi. Büyüdü, okudu, ama gereksinmelerini çalışarak kazanmasının önüne türlü engeller konuldu. O gözlerde ne bir ışıltı ne de yarının heyecanı var artık; yalnızca derin bir uçurumu uzanıyor. Bugünün genci, boş zamanını hangi sahte içerikle dolduracağını şaşırmış durumda; içindeki büyük boşluk, yarının umudunu değil, yalnızca tükenmişliğin ağırlığını taşıyor. Eskiden “gençlik” denildiğinde akla gelen o delişmen enerji, yerini diplomaların yükü altında ezilmiş, görüşme kapılarında beklentileri kanatılmış “yurt dışına gitsem kurtulur muyum?” sorusuna tutsak edilmiş bir kitleye bıraktı.

***

Türkiye’de genç olmak debilince tabun kargaşası yaşanıyor; başlı başına yaşımda kalma çabası… Yapılan araştırmalar bu yıkımı tüm çıplaklığıyla ortaya koyuyor: Genç işsizlik oranı %20’nin üzerinde feniyor olsa da daha da yüksek olduğunu ileri sürenler var. Ne eğitimde ne de iş alanlarında olan “ev genci” sayısı milyonları aşmış durumda. Üniversite kapıları ardına dek açık ama o kapıdan içeri giren her genç, dört yıl sonra kendisini bekleyen işsizlik ordusuna içinde olacağını bilmenin sancısını çekiyor. Kitaplar arasında dirsek çürüten gencin beyninde; bilimsel bir buluşun sevindi değil, KYK borcunun taksitleri, artan yurt ücretleri, sönmeye yüz tutmuş umutlar dönüp duruyor. Tarım politikalarının yok oluşuyla köylü gencin topraktan kopup kentin varoşlarında kuryeliğe tutsak edilmesi; okumuş gencin ise market rafları arasında hayallerini paketlemesi, bu çağın en büyük kıyımıdır.

Gencin dünyası, “bir tık” uzağındaki ışıltılı yaşamlar ile mutfağındaki boş buzdolabı arasına sıkışmış bir bilinmezlik… Başkalarının akşam yemeklerini motosiklet sırtında, karda kışta taşırken; kendi geleceğinin soğumasını izlemek, tanımlanamaz bir yabancılaşmayı da oluşturdu. Bunu salt ekonomik bir yıkım değerlendirmeyelim; bir kuşağın geleceğini unutması, hayal kurmayı bir lüks, üstelik bir acı kaynağı olarak görmesidir. Gençlik, kendi ülkesinde konuk; kendi geleceğinde ise yabancı konumuna itilmiştir. Araştırmalar, her dört gençten üçünün oalanağı olsa başka bir ülkede yaşamak istediğini gösteriyor. Bu bir toplumsal iflasın, “burada bana yer yok” diyen sessiz çığlığın kanıtıdır.

***

Peki, bu karanlık tabloda gençlik ne yapmalı? Yanıt, alışılagelmiş “çok çalış, sabret, şükret” masallarında değil, ülkeyi bu denli çıkmaza sürükleyenlerin “iyi dilek” iletilerinde hiç değil! Gençlik, kendisine sunulan bu dar gömleği yırtıp atmak zorundadır. Öncelikle, yalnız olmadığını; o sessiz çığlığın binlerce yürekte aynı tonda yankılandığını kanıksamak, geleceğin kendi ellerinde olduğunu bilmek zorundadır. Çözüm, bireysel kurtuluşun o bencil labirentlerinde değil; yan yana gelişin, ortak ses çıkarışın gücündedir. Gençlik, kampüslerden mahallelere, atölyelerden dijital alanlara dek her yerde kendi sözünü söyleyeceği özgür kürsülerini kurmalıdır. Edilgin birer seçmen ya da tüketici olmaktan sıyrılıp; yazgısını eline alan bir özneye dönüşmelidir.

Yalnız tüketici değil, denetleyici, üretici bir güç olduğunu anımsatılmalıdır. Yanlış tarım politikalarına karşı çiftçi gencin sesini, nitelikli eğitim için kentli gencin istemleriyle birleştirmelidir. Toprağını koruyan köylüyle, emeğini savunan stajyerin dert ortağı olduğunu anlamak; sahte kutuplaşmaların ötesine geçmektir. Örgütlü bir bilinçle; kendisini güvencesizliğe, geleceksizliğe tutsak eden düzenin açıklarını sanatla, bilimle, toplumsal dayanışmayla ortaya koymaktır. KYK borçlarının silinmesi, ücretsiz barınma hakkı, hakça atama gibi istemler; yalnızca ekonomik birer istek değil, çalınan saygınlığın/ onurun geri kazanılması uğraşıdır.

***

Gençliğin yaşadığı hayal kuramama olgusunun bir yazgı değil, bir dayatma olduğu bilinmelidir. Bu dayatmayı kırmanın yolu; her gencin bir diğerinin elinden tuttuğu, “ben” yerine “biz” diyebildiği kolektif bir uyanıştır. Kendi yarınını başkalarının iki dudağı arasından alıp; üretimin, yönetimin, yaşamın her alanında “buradayım” diyerek geri almalıdır.

Gençlik, sönmeye zorlanan o ateşi yeniden harlayacak tek güçtür. Kendi emeğine yabancılaşmayan, toprağına, geleceğine, onuruna sahip çıkan bir gençlik; yalnızca kendi yazgısını değil, bu ülkenin kararan ufkunu da aydınlatacaktır.

Devamını Oku
escort ankara - Türk Porno - Ankara Escort Ankara escort, eskort, escort bayan Ankara Escort Bayan arkadaş bulmak istediğiniz ve ihtiyacınız olduğu her zaman Ankara Escort Sitesi.

Veri politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız. Detaylar için veri politikamızı inceleyebilirsiniz.