web statisticsweb statistics
ÖMER ALPDOĞAN

ÖMER ALPDOĞAN

24 Şubat 2026 Salı

Tatarlı Höyük kazısı ve model proje!

Tatarlı Höyük kazısı ve model proje!
0

BEĞENDİM

ABONE OL

Önceki gün bizim gazete de dahil, bir çok gazetede Tatarlı Höyük Kazısının 251 kazı arasından 32 kazı ile birlikte “Model Proje” seçildiği haberi yayımlandı.2025 yılında gerçekleştirilen Geleceğe Miras Projesi kapsamında, yürütülen kazı çalışmaları; saha verimlilik endeksi, bilimsel çalışmalar verimlilik endeksi ve istihdam verimlilik endeksi ölçütleri dikkate alınarak değerlendirilmiş ve “Klarşılaştırmalı verimlilik endeklsler” doğrultusunda yapılan puanlamada, Tatarlı Höyük Kazısı dört kategori arasında en üst düzey olan “birinci model proje” olmuş!.

 

Habere göre, Tatarlı Höyük Kazısında arazi, depo ve yayın çalışmaları birlikte yürütülmüş.

Doğrusunu isterseniz, Geleceğ Miras Projesinde “model proje”leri belirleyen kişileri de, ölçütlerini de çok merak ediyorum.

Tatarlı Höyük kazısı, Adana’da yürütülen ve kazı başkanının 20 yılı aşkın süredir sürdürdüğü kazılarda iddia ettiği “Tatarlı höyük Labwazantiya’dır” savının doğrulayacak bir tane bile arkelojik kanıta ulaşamadığı, her yıl kazı raporlarında “Tatarlı Höyüğünün Lawazantiya olduğunu” düşündüğünü ifade edettiği ve söz konusu raporları akademik gerçeklikten uzak bir kazı olarak karşımızda duruyor.

Kültür Bakanlığı’nın, “Lawazantiya olduğunu düşünüyoruz” ifadesinin bilimsel bulmasını ve kazı ekibine “hop bir dakika. Nerede arkeolojik buluntularınız” diye sormaması ve kazı ekibini değiştirmemesinin de gerekçesinin merak ediyorum.

Evet, Tatarlı Höyük Kazısına “Model Proje” olarak kabulu, 20 yılı aşkın süredir kazının varsayımını sadece düşüncede kalması nedeniyle “bilimsel çalışmadan uzak kazı olarak model proje gösterilebilir.

 

Tatarlı Höyük Kazısına “Birinci model Proje” statüsü verenlere, biraz kazının tarini anımsatalım:

20 yılı aşkın süredir Tatarlı Höyük’te kazı yapan Doç.Dr. Serdar Girginer’in savunduğu gibi Lawazantiya Tatarlı Höyük olsaydı, höyükte yüzlerce çöp çukuru bulan Girginer’in höyüğün Lawazantiya olduğunu kanıtlayan saray ve tapınakları, tapınakta yer alan tanrı ve tanrıça heykellerini, dinsel içerikli bayramlar ve ritüelleri ile ilgili yazıların yer aldığı tablet ve kabartmaları ve de kraliçe olduktan sonra bile Kizzuwatna ve Lawazantiya’ya ayrı bir önem veren Kraliçe Puduhepa’nın mührünü çoktan bulmuş olması gerekirdi. Ancak bunlar yerine, çok sayıda Hellenistik dönem kalıntıları ile onların yanında devede kulak kalacak sayıda Orta ve Geç Tunç Çağı yapıtları bulabildi. Halbuki, Ahmet Ünal’ın kesinlikle Lawazantiya olamaz dediği Sirkeli de bile Tatarlı’dan çok Hitit yapıtları gün yüzüne çıkarılmıştır.
Bliyoruz ki, Puduhepa, bir zamanlar rahibe olarak görev yaptığı Lawazantiya ve Kizzuwatna’da Hurri dini ve kültürüyle ilgili ne kadar tablet varsa, hepsini başkâtip Walwaziti aracılığıyla kopya ettirmiş ve Hattuşa’da özel bir “Kizzuwatna Arşivi/Kütüphanesi” kurmuştur. Bu gerçeği Girginer’in de bildiğini, Prof. Dr. Ahmet Ünal ile birlikte yazdıkları ve 2007 yılında yayımladıkları “Kilikya-Çukurova, İlk Çağlardan Osmanlılar Dönemine Kadar Kilikya’da Tarihi Coğrafya, Tarih ve Arkeoloji. Kizzuvatnalı Kraliçe Puduhepa ve Yerleşme Alanları Rehberi Ekleriyle Birlikte” adlı kitabın 332’inci sayfasından anlıyoruz. Girginer’e kendi kitabıyla birlikte KBo 15.52 Ay. IV 39-45 numaralı Hitit belgesini de anımsatalım.

Puduhepa’nın Lawazantiya’daki dinsel belgeleri kopyalattığı bilinsin ama 14 yıldır ne Puduhepa’nın kopyalattığı tabletlere ulaşılabilsin, ne de Puduhepa’nın Lawazantiya’nın aşk tantıçası İştar’a hizmetkârlık yaptığı tapınak bulunabilsin!
Girginer’in Puduhepa’nın Adanalı olduğunu kanıtlayacak belgelere ulaşamaması, Prof. Dr. Ünal’ın haklı olduğunu, Girginer’in hiçbir bilgiye dayanmaksızın Tatarlı Höyüğünü Lawazantiya kentiyle eşitlemeye çalıştığını kanıtlıyor. Tatarlı höyüğündeki kazılar bilimsel olmaktan uzaklaşmış, bir egoyu tatmine yönelmiştir. Eğer öyle olmasaydı, Girginer, kazı sonuç raporlarına “Lawazantiya’nın Tatarlı Höyükte olduğu görüşümüz devam ediyor” demek yerine kanıtları ortaya koyar, sadece görüşümüz böyle diyerek, “çok sayıda hititolog ve arkeolog yanıldı. Burası Lawazantiya. İşte de kanıtları” derdi. Ama diyemiyor.. Girginer’in Müzeler Genel Müdürlüğü’nün düzenlediği kazı sonuç toplantılarında sunduğu raporlarda bulgular yerine kişisel görüşünü dile getirmesi, Tatarlı Höyük Kazısında bir arpa boyu yol alınmadığını net biçimde gösteriyor.

Dünyaca ünlü Hititolog Prof.Dr. Ahmet Ünal’ın Çukurova’da Lawazanta arayanlara yanıtı da var:

“Tüm bunlar göz önünde tutulduğunda, bölgede Lawazantiya’ya aday olarak gösterilen o sıradan ve çok küçük boyutlu yerleşimlerin, Lawazantiya’dan beklenen anıtsal yapılardan hiçbirisine sahip olmadığı görülür. Demek ki Sirkeli, Castabala, Anavarza, Tatarlı ve Adana Ovasındaki düzlüklerde aramak beyhudedir. Zaten bunların pek çoğunda çağdaş yerleşim izleri yoktur.”

“’Size Lawazantiya nerede olabilir?’ diye sorsam, hangi cesaret ve vicdanla ‘Çukurova’da veya Adana’dadır’ diyebilirsiniz diyen Ünal’ın bu açıklamaları aslında, belgeler yerine görüşlerini dile getirerek Tatarlı Höyüğünü Lawazantiya’ya eşitleme ihtirasına kapılanlara verilen akademik bir yanıt.

Çukurova Üniversitesi Fen Edebiyat Fakültesi Arkeoloji Bölümü Öğretim Üyesi Prof. Dr. Rukiye Akdoğan da, 8-14 Eylül 2014 tarihleri arasında Çorum’da gerçekleştirilen IX. Uluslararası Hititoloji Kongresi’nde sunduğu “Uru La(hu)wazantiya ‘La(hu)wazantiya Şehri” başlıklı bildirisinde, Hititler Devri Anadolusu’nun önemli kentlerinden Lawazantiya’nın Asur Ticaret Kolonileri döneminden itibaren Geç Hitit’e kadar yerleşim gördüğünü belirterek, Eski Asur Çağına ait belgelerde Luhuzattiya (Lawazantiya) ile Hurama kentlerinin aynı metinde 10 kez birlikte yer almalarına dikkati çekerek, bu durumun Lawazantiya ve Hurama kentleri arasında çok yakın ilişki olduğunu gösterdiğine vurgu yaparak, bir anlamda Lawazatinya’nın lokalizasyonuna da işaret etmektedir. Akdoğan, eski Asur dönemi belgelerine göre Lawazantiya’nın Hurama’nın yanısıra Hahhum, Hattum, Şalahşuwa, Şamuha, Tegerama ve Timelkiya kentleri ile ilgili yerleşim kategorisinde yer alması gerektiğini ifade ederek, Timelkiya, Hurama ve Şalahşuwa kentlerinin Fırat’ı Kaneş’e bağlayan ana güzergâh olmalarına dikkati çekmektedir. Akdoğan ve Barjamovic’e göre, bu durum, Lawazantiya’nın ana güzergâh üzerindeki genel doğrultusu hakkında fikir vermektedir. Hitit kraliçesinin bir grup Asurlu tüccarın kaçakçılık yaparken yakalanması üzerine kaçakçıları desteklememeleri için temasa geçtiği Luhuzattiya, Hurama ve Şalahşuwa kentlerinin Timelkiya ve Kaneş arasındaki bir yerde bulunduğunu da ortaya koymaktadır.

Eski Asur Çağına ait kaynakların Luhuzattiya’nın Orta Anadolu’daki bir güzergâh üzerinde, Kaneş’in doğusunda bir yerde aranması gerektiğine işaret ettiğine; söz konusu lokalizasyon önerisini Kilikya’da bir başka konumla uyuşturmanın güç olduğunu belirten Prof. Dr. Akdoğan, bu durumun daha geç dönemde ve başka bir yerde eş sesli bir yerleşim olduğu olasılığını da akla getirdiğini ifade etmektedir.

Prof. Dr. Rukiye Akdoğan, Lawazantiya’nın lokalizasyonu konusunda Prof. Dr. Ahmet Ünal ve G. Barjamovic ile benzer düşünmektedir.

Hititler konusında yıllardır çalışan bilim insanlarının Lawazantiya kentinin Girginer’in iddia ettiği ve her fırsatta kazı raporları sonuç bölümlerine sıkıştırdığı “Lawazantiya kentinini burada olduğu görüşümüz devam ediyor” şeklindeki görüşünü çöpe atan çalışmalarına göre Lawazantiya kenti Girginer’in iddia ettiği gibi ne Tatarlı da, ne Sirkeli de, ne de Adana ovasındaki başka bir höyüktedir..

Bütün bu bilimsel gerçekler, Tatarlı Höyüğünün Lawazantiya olduğununa ilişkin bir kanıtının bulunamamadığı bir kazı olarak model proje olamayacağını kanıtlamaktadır.

Devamını Oku

MÜSAVAT DERVİŞOĞLU’NUN ALİ BABACAN AŞKI!

MÜSAVAT DERVİŞOĞLU’NUN ALİ BABACAN AŞKI!
1

BEĞENDİM

ABONE OL

İyi Parti Genel Başkanı Müsavat Dervişoğlu, geçtiğimiz günlerde partisinde ağırladığı DEVA heyeti ve Genel Başkan Ali Babacan için oldukça dikkat çekici ifadeler kullandı.
Dervişoğlu, DEVA Partisi’nin, şahsının ve İyi Parti’nin “her zaman doğrularda buluşabileceği bir siyasi yapı” olduğunu söyledi.

Siyasette nezaket olur, diplomasi olur, diyalog olur.
Ama bu söz, alışıldık bir diplomatik cümleden daha fazlasını ima ediyor.

Çünkü ortada sadece iki partinin görüşmesi değil, ideolojik olarak farklı kulvarlarda tanımlanan iki siyasi geleneğin “doğrularda buluşması” iddiası var.

Milliyetçilik İddiası ile Liberal-Muhafazakâr Çizginin Kesişimi

İyİ Parti tabanı, partisini Türk milliyetçiliği ekseninde konumlandırıyor.
DEVA Partisi ise ekonomi merkezli, liberal ve muhafazakâr siyaseti önceleyen bir çizgide.

Bu iki yaklaşımın ortak politika üretmesi mümkündür. Demokrasi zaten bunu gerektirir.
Ancak mesele, “ortak çalışma” değil;
“zihinsel ve siyasal yakınlık” vurgusudur.

İşte tartışma tam burada başlıyor.

Zira Türk siyasetinde milliyetçi hareketin tarihsel hafızasında, ideolojik sınırların bulanıklaşması her zaman bir kimlik tartışmasını beraberinde getirmiştir. Bu nedenle Dervişoğlu’nun sözleri, yalnızca bugünün değil, geçmişteki bazı fikirlerinin de yeniden anımsanmasına yol açtı.

Eski Bir Hayal: Daha Geniş Bir Merkez Sağ

Dervişoğlu’nun siyaset geçmişi, Milliyetçi Hareket Partisi ve Ülkü Ocakları kökenine dayanıyor.
Ancak geçmiş yıllarda yaptığı bazı değerlendirmelerde, Türkiye’de daha geniş tabanlı, merkez sağ karakterli bir parti modeline duyduğu ilgiyi dile getirdiği biliniyor.

Bu modelin tarihsel karşılığı ise bizzat Müsavat Dursun Dervişoğlu’na göre Adalet Partisi geleneğidir.

Adalet Partisi, döneminde milliyetçileri, muhafazakârları, liberalleri ve dinsel hassasiyetleri olan seçmenleri aynı siyasi çatı altında toplamayı hedefleyen bir yapıydı.
Bugün yapılan açıklamalara bakıldığında, bazı gözlemciler Dervişoğlu’nun zihnindeki siyasi formülün o döneme benzediğini düşünüyor.

Soru Şu: Yeni Bir Sentez mi, Kimlik Aşınması mı?

Türk siyasetinde zaman zaman “merkezde buluşma” arayışları görülür.
Ancak bu buluşmaların başarılı olup olmadığı, seçmenin gözünde kimlik netliğinin korunup korunmadığıyla doğrudan ilgilidir.

Milliyetçi seçmen için sorun sadece siyasal iş birliği değildir.
O seçmen, temsil edildiğini düşündüğü fikrî hattın sulandırılmasına karşı her zaman hassastır.

Bugün sorulan soru şudur:

  • Bu yakınlaşma, Türkiye’de yeni bir merkez sağ sentezinin işareti midir?
  • Yoksa ideolojik sınırların belirsizleştiği bir geçiş dönemi mi yaşanmaktadır?

Siyasette Diyalog Başkadır, Yön Tayini Başka

Elbette siyasi partiler görüşür, konuşur, uzlaşır.
Demokratik sistemin doğası budur.

Ancak seçmenin desteği, yalnızca diyaloga değil, duruşa verilir.
Seçmen; partilerin kimlerle görüştüğünden çok, hangi çizgide yürüdüğüne bakar.

Bugün İyi Parti yönetiminin yaptığı açıklamalar, parti tabanında bir “siyasi yön tartışması” başlatmış görünüyor.

Bu tartışmanın nasıl sonuçlanacağını ise zaman gösterecek.
Çünkü Türk siyasetinde asıl belirleyici olan, liderlerin sözleri değil, seçmenin belleğidir.

**

Cumartesi Öyküsü

 

İKİ AŞK ARASINDA

Adana’nın sıcağı o yıl erken bastırmıştı.
Şehir, daha bahar bitmeden yazın ağır kokusuna bürünmüş, sokaklar öğleden sonra sessizliğe gömülmüştü. Ama Tekin’in içi hiç sessiz değildi.

Tekin, eskiden işini bilen, pazarlık masasında kimseye boyun eğmeyen bir tüccardı. İnsanlarla konuşmayı sever, yaşamı da bir çeşit alışveriş gibi görürdü: biraz cesaret verirsin, biraz güven alırsın. Ama son zamanlarda işler ters gitmişti. Çekler dönmüş, mallar elinde kalmış, dost meclisleri seyrelmişti. Cebindeki para azaldıkça, özgüveni de eriyordu.

Yaşamının tam ortasında ise iki kadın vardı.

Bahar…
Kırkına yaklaşmıştı ama yürüdüğü yerde ağırlığını hissettiren bir kadındı. Kahkahası geniş, bakışı netti. İnsan onun yanında kendini güvende hissederdi. Hayatı boyunca zorluk görmüş, ama hiçbirine yenilmemişti. Tekin’e baktığında ise gözlerinde başka bir ifade olurdu: sahiplenmek isteyen, ama bunu belli etmemeye çalışan bir ifade.

Ceylan…
Daha genç, daha ince, daha sessizdi. Ama o sessizliğin içinde dikkat çeken bir zarafet vardı. Konuşurken kelimeleri seçer, dinlerken gözlerini kaçırmazdı. Tekin’in en dağınık anlarında bile onun yanında kendini toparlanmış hissederdi. Ceylan’ın ilgisi gürültülü değildi; daha çok insanın içine işleyen bir şeydi.

İkisi de Tekin’i seviyordu.
İkisi de bunu açık açık söylemiyordu.

Tekin ise ikisinin arasında, bir seçim yapmaktan özellikle kaçınıyordu.

Çünkü Bahar’la yaşam daha somuttu.
Bahar çözüm üretirdi. “Düşmüşsün, kalkarsın,” derdi. “Yeter ki kendini bırakma.” Onun yanında otururken Tekin geleceği konuşabildiğini fark ederdi. Bir dükkân yeniden açılır, borçlar kapanır, yaşam düzene girer gibi gelirdi.

Ceylan’la ise zaman yavaşlardı.
Çay bardakları boşalır, konuşmalar uzar, akşamın ne zaman geceye döndüğü anlaşılmazdı. Tekin onun yanında hayatın yükünü unutuyordu. Ceylan, Tekin’e “başarılı olma zorunluluğu”nu değil, “var olma hakkı”nı hatırlatıyordu.

Ama mesele sadece duygular değildi.

Tekin zor durumdaydı.
Borç istemek zorunda kalıyordu.

Bahar yardım ederdi… ama hep bir cümle eklerdi:
“Tekin, böyle dağınık yaşayarak olmaz. Bir yere bağlanman lazım. Hayatını düzene koyman lazım.”

Ceylan da destek olurdu… ama o da şöyle derdi:
“Her şey para değil. Ama insan kimin yanında yürüdüğünü bilmeli.”

İkisi de kapıyı kapatmıyor, ama tamamen açmıyordu.
İkisi de Tekin’in hayatında “yarım” kalmak istemiyordu.

Tekin geceleri uyuyamaz olmuştu.
Bir yanda mantığı vardı: Bahar’la bir düzen kurulabilirdi. Daha sağlam, daha gerçek bir hayat.
Öte yanda kalbi vardı: Ceylan’la hayatın tadı vardı. Daha hafif, daha yaşanır bir dünya.

Ama en çok korktuğu şey şuydu:
Seçim yapmak.

Çünkü seçim yapmak, birinden vazgeçmek demekti.
Tekin bugüne kadar hiçbir şeyden vazgeçerek yaşamamıştı.

Bir akşam, üçü tesadüfen aynı kafede karşılaştı.
Sessiz bir masa oldu. Kimse sesini yükseltmedi. Kimse hesap sormadı.

Ama ilk kez üçü de aynı şeyi fark etti:

Bu böyle sonsuza değin gidemezdi.

Bahar fincanını yavaşça masaya bıraktı.
“Tekin,” dedi, “yaşam bazen insanı karar vermeye zorlar. Karar vermemek de bir karardır.”

Ceylan gözlerini kaldırdı.
“Biz senden mucize istemiyoruz. Sadece dürüst olmanı istiyoruz.”

Tekin ilk kez kaçamadı.
Ne espri yaptı, ne konuyu değiştirdi.

O an anladı:

Asıl mesele kimi seçeceği değildi.
Nasıl bir adam olmayı seçeceğiydi.

Masada uzun bir sessizlik oldu.
Adana’nın akşam sıcağı camdan içeri süzülüyordu.

Ve Tekin, hayatında ilk kez gerçekten düşünüyordu.

 

Devamını Oku

Kanlı, çağrıyı eksik yaptı

Kanlı, çağrıyı eksik yaptı
0

BEĞENDİM

ABONE OL

MHP Adana İl Başkanı Yusuf Kanlı geçtiğimiz günlerde, doktorların kurduğu kooperatif için SİT alanında yapılmak istenen özel imar planına yönelik eleştirilerde bulundu.
Kamu vicdanının rahatsız olduğunu vurguladı, yapılan ısrarın yanlış olduğunu söyledi ve geri adım çağrısı yaptı.

Tepki yerindeydi.
Saptamaları tamamıyle ölçüde doğruydu.
Ama çağrının adresi eksikti.

Kanlı, eleştirilerini yalnızca CHP’li yöneticilere yöneltti; Büyükşehir Belediye Başkan Vekili Güngör Geçer, CHP il yönetimi ve milletvekillerine seslendi. Oysa mesele sadece siyasi polemik konusu yapılacak bir tartışma değil, doğrudan planlama yetkisiyle ilgili teknik ve hukuki bir süreçtir.

Yetki Kimde?

Yapılaşmaya açılmak istenen alan, Sarıçam sınırları içerisindedir.
Yani ilk ve asli sorumluluk, CHP’li Büyükşehir’de değil; MHP yönetimindeki Sarıçam Belediyesi’ndedir.

İmar mevzuatı açık:

1/1000 ölçekli uygulama imar planını hazırlama ve onaylama yetkisi ilçe belediyesindedir.

Büyükşehir belediyesi ancak üst ölçek olan 1/5000’lik planı düzenler.

Süreci başlatan, şekillendiren ve hatta bekletebilecek olan makam ilçe belediye meclisidir.

Dolayısıyla tartışmanın siyasal hedefi yanlış kurulmuştur. Eğer gerçekten bir yanlış yapıldığını düşünüyorsanız, önce yetkiyi kullanan idareye seslenmeniz gerekir.

Bu durumda ilk çağrı yapılması gereken yer, kendi siyasi sorumluluk alanınızdaki belediyedir.

Büyükşehir Tartışmanın Son Halkasıdır

Bugün kamuoyunda tartışılan konu, sanki doğrudan Adana Büyükşehir Belediyesi’nin tasarrufuymuş gibi sunuluyor.
Oysa büyükşehir bu zincirin son halkasıdır.

Planlama hiyerarşisinde her karar, üst ölçekli planlara bağlıdır.
1/1000 ve 1/5000’lik planlar yapılaşmanın detaylarını belirlerken, asıl yönlendirici olan daha üst ölçekli çevre düzeni planlarıdır.

Bu planları hazırlayan ve onaylayan kurum ise Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı’dır.

Eğer bir SİT alanında yapılaşma baskısı oluşuyorsa, mesele sadece yerel yönetim meselesi değil; merkezi planlama politikalarının da konusudur.

Bu nedenle yapılması gereken ikinci çağrı Ankara’ya olmalıydı.

SİT Alanında Son Sözü Kim Söyler?

Unutulmaması gereken en kritik nokta şu:

Burası sıradan bir imar sahası değil, koruma statüsündeki bir SİT alanıdır.
Bu tür alanlarda belirleyici kurum, belediyeler değil koruma kurullarıdır.

Dolayısıyla sürecin doğal muhataplarından biri de Kültür ve Turizm Bakanlığı’na bağlı Adana Kültür Varlıklarını Koruma Kurulu’dur.

Eğer gerçekten kamu yararı savunulacaksa, çağrı burada yankı bulmalıdır.
Çünkü SİT alanlarını korumak, belediyelerin değil devletin kültürel miras politikalarının konusudur.

Valilik Makamı Neden Önemli?

Kentte devletin en üst temsil makamı ise Adana Valiliği’dir.
Bugün bu görevi Mustafa Yavuz yürütmektedir.

Kendisinden önce görev yapan Yavuz Selim Köşger, aynı konuyla ilgili koruma kurulu yöneticileriyle toplantı yaparak sürece doğrudan müdahil olmuştu.
Bu, devlet refleksinin devreye girdiğini gösteren önemli bir adımdı.

Çünkü devlet yönetiminde temel ilke şudur:
Valiler değişir, koruma sorumluluğu değişmez.

SİT alanları siyaset üstü alanlardır.
Ne belediye çoğunluklarına, ne dönemsel siyasi tartışmalara bırakılabilir.

Siyasi Refleks mi, Kurumsal Sorumluluk mu?

Bugün yaşanan tartışma bize bir gerçeği daha hatırlatıyor:
Türkiye’de çoğu zaman meseleler hukuki zeminde değil, siyasi karşıtlık üzerinden konuşuluyor.

Oysa şehircilik, polemik kaldırmaz.
Planlama, teknik bir iştir.
Koruma ise ideolojiden bağımsız bir devlet görevidir.

Eğer gerçekten yanlış bir imar girişimi varsa;

  1. Önce yetkili ilçe belediyesine,
  2. Ardından plan hiyerarşisini belirleyen bakanlığa,
  3. Son olarak koruma kurullarına ve valiliğe çağrı yapılır.

Doğru mücadele böyle verilir.

Aksi halde yapılan açıklamalar, kamu yararını savunmaktan çok siyasi adres göstermeye dönüşür.

Şehirler ise siyasetin değil, ortak aklın korumasına muhtaçtır.

 

**

 

Basın Etiği Ayaklar Altında

Dün bir haber ajansının geçtiği bir haber, mesleğimiz adına bir kez daha “durup düşünme” ihtiyacını ortaya koydu.
Sıradan bir kaçak yapı iddiasını konu alan haberde, olayla doğrudan hiçbir ilgisi bulunmayan Adana Büyükşehir Belediye Başkanı Zeydan Karalar’ın adı özellikle spot ve giriş tümcesine taşınmıştı:

“Adana Büyükşehir Belediye Başkanıyken Aziz İhsan Aktaş davasında rüşvet aldığı iddiasıyla görevden alınan Zeydan Karalar’ın teyzesinin vekalet verdiği bir kişinin 9 hisseli araziye kaçak ev yaptığı öğrenildi”

Üstelik bu yapılırken kullanılan dil, gazeteciliğin en temel ilkelerinden biri olan masumiyet karinesini hiçe sayan bir nitelik taşıyordu.
Haberde yer alan “görevden alınan” ifadesi, kamuoyunda sanki kesinleşmiş bir idari tasarruf varmış, kişi görevinden tamamen düşürülmüş gibi bir algı yaratıyordu. Oysa ortada, hukuki süreç devam ederken uygulanan geçici bir uzaklaştırma tedbiri bulunuyor. Bu ikisi arasındaki farkı en iyi bilmesi gerekenler de gazetecilerdir.

Daha vahimi ise şu:
Bir yakının verdiği vekâletle yapılan bir tasarruf üzerinden, olayla ilgisi olmayan bir kamu görevlisini habere dahil etmek, hukuken de mantıken de izah edilebilir değildir. Ceza hukukunun en temel prensibi açıktır:

Suç şahsidir.

Bir kişinin akrabasının yaptığı veya yaptığı iddia edilen bir işlem, o kişiyle doğrudan ilişkilendirilemez. Bu yalnızca hukuk devleti ilkesine değil, aynı zamanda sağduyuya da aykırıdır.

Gazetecilik, “isim ekleyerek haberi büyütme sanatı” değildir.
Gazetecilik, gerçeği bağlamından koparmadan aktarma sorumluluğudur.

Bugün bu yöntem bir belediye başkanına uygulanıyorsa, yarın herhangi bir iş insanına, akademisyene ya da sade vatandaşa uygulanabilir. Aynı habercilik anlayışıyla, örneğin, haberci kendi teyzesinin/halasının ya da Mücahit Ören’in teyzesinin/halasının yaptığı bir işlem üzerinden onun adını spot ve haberde geçirebilecekler miydi? Bu denli rahatça haberde keni adlarını geçirebileceklerini hiç mi hiç olasılık vermiyorum.

Burada sorun kişiler değil, yöntemdir.
Çünkü yöntem bozulduğunda güven de bozulur.

Gazetecilikte üç şey kutsaldır:

  1. Doğruluk – Bilgiyi çarpıtmamak.
  2. Bağlam – Olayı ilgisiz isimlerle genişletmemek.
  3. Adalet duygusu – Yargı dağıtır gibi haber yazmamak.

Bugün ne yazık ki bazı haberlerde bu üç ilkenin yerini; tıklanma kaygısı, siyasi pozisyon alma refleksi ve sansasyon arayışı almış görünüyor.

Oysa gazetecilik, birilerini ima yoluyla zan altında bırakma mesleği değildir.
Gazetecilik, kamu adına sorumluluk üstlenme mesleğidir.

Unutulmamalıdır ki, güven kaybedildiğinde en büyük zararı ne siyasetçi görür ne de başka bir kişi.
En büyük zararı gazetecilik görür.

Ve güvenini kaybetmiş bir mesleğin, söylediği en doğru söz bile artık kimseyi ikna etmez.

 

 

Devamını Oku

GÖKTÜRKÇE OKULLARDA ÖĞRETİLSİN

GÖKTÜRKÇE OKULLARDA ÖĞRETİLSİN
0

BEĞENDİM

ABONE OL

Bir ulusun belleği, yalnızca tarih kitaplarında değil; kullandığı harflerde, konuştuğu dilde, yazdığı sözcüklerde yaşar. Abece (Alfabe) dediğimiz şey, sadece teknik bir yazı sistemi değildir. Abece, bir uygarlığın evreni algılama biçimidir. Harfler; kim olduğumuzu, nereden geldiğimizi ve nasıl bir gelecek kurmak istediğimizi anlatır.

Bugün “Latin alfabesi” diye adlandırdığımız harfleri kullanıyoruz. Ancak bu abecenin kökeni üzerine yapılan tartışmalar, konunun sandığımızdan daha derin olduğunu gösteriyor. Etrüsk yazısı, runik karakterler ve Orta Asya’daki Göktürk yazıtları arasında şekil ve sistem bakımından benzerlikler bulunduğunu savunan araştırmalar uzun zamandır dile getiriliyor. Bu görüşlere göre, Avrasya’daki kadim kültürler arasında ciddi bir etkileşim söz konusudur.

Yani sorun yalnızca “hangi abeceyi kullanıyoruz?” sorusu değildir.

Asıl sorun şudur:
Biz kendi tarihsel mirasımızı ne kadar tanıyoruz?

Göktürk abecesi, Türk adının Orta Asya tarihinde ilk kez devlet adı olarak geçtiği bir çağın yazı sistemidir. Taşa kazınmış metinler; bir ulusun bağımsızlık anlayışını, devlet felsefesini, toplumsal düzenini ve ahlâkını anlatır. O yazıtlarda yalnızca sözcükler yoktur; siyaset vardır, strateji vardır, ulus bilinci vardır.

Bugün dünyanın birçok ülkesi, artık kullanılmayan eski yazı sistemlerini bile çocuklarına öğretmektedir. Çünkü o yazılar, kültürel sürekliliğin en güçlü araçlarından biridir. Japonya eski karakterlerini bilir. Yunanistan antik yazısını tanır. İbrani alfabesi, binlerce yıllık kimlik bağının taşıyıcısıdır.

Peki biz neden kendi tarihimizin en önemli yazı sistemini sadece birkaç akademik çalışmanın içinde bırakıyoruz?

Göktürkçe öğrenmek, günlük hayatı o abece ile sürdürmek anlamına gelmez. Bu bir “alternatif abece” sorunu değildir. Bu, kültürel okuryazarlık sorunudur. Nasıl ki öğrenciler Osmanlı Türkçesi’ni tanıyarak arşivlerini okuyabiliyorsa, Göktürk yazısını tanımak da onları bin üç yüz yıl öncesine bağlayacaktır.

Bir öğrenci, Orhun’daki bir metni kendi gözleriyle çözebildiğinde, tarih artık soyut bir ders olmaktan çıkar. Elle tutulur bir mirasa dönüşür.

Bugün eğitim sisteminde pek çok yabancı dil öğretiliyor. Küresel dünyada bunların gerekli olduğu tartışılmaz. Ancak kendi tarih dilimizi bilmek, yabancı dil öğrenmeye engel değil; tam tersine, kimlik zeminini güçlendirir. Kökü sağlam olan ağaç, başka rüzgârlara karşı daha dirençlidir.

Göktürkçe’nin okullarda zorunlu ders olarak okutulması; ideolojik değil, kültürel bir adımdır. Amaç geçmişe dönmek değil, geçmişi anlamaktır. Çünkü geçmişini okuyamayan uluslar, başkalarının yazdığı tarihi ezberlemek zorunda kalır.

Milli Eğitim Bakanlığı, İngilizce, Arapca gibi dersleri zorunlu yapıyorsa Göktürkçe de, zorunlu olmalıdır.

Unutmayalım:
Bir ulusun gerçek bağımsızlığı, yalnız sınırlarını değil; belleğini de koruyabilmesiyle mümkündür.

Ve bazen bir harf, bir ordudan daha güçlüdür.

 

**

Görele’de AK Parti’nin hesabı tutmadu

 

Siyasette bazen rakamlar yetmez. Matematik başka, siyaset başka sonuç verir. Görele’de yaşanan tam olarak budur.

CHP’li Belediye Başkanı Hasbi Dede’nin “çocuğa karşı cinsel taciz” suçlamasıyla tutuklanmasının ardından İçişleri Bakanlığı tarafından görevden uzaklaştırılması, doğal olarak ilçede yeni bir siyasi süreci başlattı. Belediye Meclisi kendi içinden bir başkanvekili seçecekti. Kağıt üzerinde tablo nettir: Yedi CHP’li, dört AK Partili üye. Yani aritmetik çoğunluk tartışmasız şekilde CHP’dedir.

Ancak Türkiye siyasetinde özellikle son yıllarda, görevden uzaklaştırılan belediye başkanlarının ardından yapılan başkanvekili seçimlerinin yalnızca yerel bir prosedür olmadığı, aynı zamanda siyasi bir mücadele alanına dönüştüğü biliniyor. AK Parti’nin Görele’de aday çıkarması da bu çerçevede okunmalıdır. Amaç yalnızca bir aday göstermek değil; fırsat doğmuşken dengeyi değiştirme olasılığını zorlamaktı.

Ne var ki Görele’de o olasılık gerçekleşmedi.

Seçim dördüncü turda sonuçlandı. CHP’nin adayı Aysel Civil Uzun altı oy alırken, AK Parti’nin adayı Nuray Çınar Kara dört oyda kaldı. CHP grubunun yedi üyeli yapısına karşın bir oyun geçersiz sayılması dikkat çekti. Buna karşın sonuç değişmedi; CHP çoğunluğu korudu ve başkanvekilliğini aldı.

Yerel basında dile getirilen “bağımsız üyeler” tartışması ise işin siyasi kulis boyutunu gösteriyor. Resmî tabloda mecliste bağımsız görünmese bile, son turda bazı üyelerin tercihlerinin belirleyici olduğu iddiaları konuşuluyor. Bu da bize şunu hatırlatıyor: Yerel siyaset, parti disiplininden çok kişisel ilişkilerin, kanaatlerin ve ilçenin iç dinamiklerinin belirlediği bir alandır.

Ankara’dan bakıldığında basit görünen hesaplar, Görele’de sandığa gelince tutmamıştır.

AK Parti açısından bakıldığında aday çıkarılması bir “hamle”ydi; fakat sonuç, beklenen siyasi kazanımı getirmedi. CHP açısından ise kriz sonrası meclis çoğunluğunu korumak, en azından kurumsal hâkimiyetin devam ettiği mesajını verdi.

Bu tablo bize şunu söylüyor:
Yerel yönetimler yalnızca parti kimliğiyle değil, yerel dengelerle yönetilir. Görele’de seçmen tercihiyle oluşan meclis aritmetiği değişmemiş, siyasi mühendislik olasılığı sandıkta karşılık bulmamıştır.

Kısacası Görele’de siyaset bir kez daha şunu gösterdi:
Her boşluk fırsata dönüşmez.
Her hesap sandıkta tutmaz.
Ve yerelin terazisi, çoğu zaman genel siyasetin ağırlığını kaldırmaz.

Devamını Oku

Yaşar Yıldırım’ın söyledikleri CHP’lilerin anladığı

Yaşar Yıldırım’ın söyledikleri CHP’lilerin anladığı
0

BEĞENDİM

ABONE OL

Siyasette bazen söylenen söz kadar, o sözün nasıl yorumlandığı da gündemi belirler. Son günlerde yaşanan tartışma tam olarak böyle bir tabloyu ortaya koyuyor.
MHP Genel Başkan Yardımcısı Yaşar Yıldırım’ın, Türk Eğitim-Sen genel kurulunda yaptığı konuşma, aslında doğrudan kendi siyasal değerlendirmesini içeriyordu. Ancak bu değerlendirme, muhatapları tarafından bambaşka bir çerçeveye oturtuldu.

Yıldırım konuşmasında, Özgür Özel’in grup toplantısında dile getirdiği ve Keçiören Belediye Başkanı Mesut Özarslan’a ilişkin olduğu belirtilen beş ayrı dosyaya dikkat çekti. Bu dosyaların içeriğine dair yapılan açıklamalarda, Ankara Büyükşehir Belediye Başkanı Mansur Yavaş’ın adının “birinci şüpheli” olarak geçtiği iddiasını anımsatarak, sorunu CHP içindeki siyasal dengelerle ilgili olabileceğini savundu.

Bu sözler, doğrudan bir suçlama ya da yargı çağrısı değil; CHP içi rekabete dair siyasi bir yorum niteliğindeydi. Ancak CHP cephesinden gelen tepkiler, açıklamayı bir “operasyon iması” olarak okudu.
Parti yöneticileri, yapılan değerlendirmeyi “kumpas” olarak nitelendirirken, tartışmayı hızla iktidar–muhalefet gerilimi ortamına taşıdı.

Oysa ortada dikkat çekici bir çelişki var.

Bir yanda, CHP Genel Başkanı’nın bizzat kendi kürsüsünden dile getirdiği dosyalar…
Diğer yanda, bu dosyalara atıf yapıldığında “dış müdahale” söylemi…

Siyasette kamuoyunun belleği zannedildiği kadar kısa değil. Bir konu önce siyasi söylemin parçası haline getiriliyor, ardından aynı konu üzerinden yapılan yorumlar “hedef gösterme” olarak tanımlanıyorsa, burada doğal olarak şu soru doğuyor:
Tartışmanın sahibi kim?

Bugün gelinen noktada mesele, MHP’nin ya da başka bir siyasi aktörün ne dediğinden çok, CHP içinde yaşanan güç mücadelesinin nasıl okunacağına dönüşmüş durumda.

Türkiye siyaseti uzun zamandır bir başka gerçeği yaşıyor:
Parti içi rekabetler artık kapalı kapılar ardında değil, mikrofonlar önünde yapılıyor.

Cumhurbaşkanlığı adaylığı tartışmaları henüz resmen başlamamış olsa da, isimler üzerinden yürüyen mesaj savaşları şimdiden sertleşmiş görünüyor. Daha önce Ekrem İmamoğlu üzerinden yaşanan siyasal gerilimlerin ardından şimdi Mansur Yavaş adının tartışmaların merkezine oturması, bu rekabetin devam ettiğini gösteriyor.

Son tartışma bize şunu anımsatıyor:

Türkiye’de siyaset artık sadece rakip partiler arasında değil, partilerin kendi içlerinde de yürütülen çok katmanlı bir mücadele alanına dönüşmüş durumda.
Ve çoğu zaman bir açıklamanın etkisini, o açıklamanın kendisinden ziyade, ona yüklenen siyasi anlam belirliyor.

Kısacası mesele, “kim ne söyledi?” sorusundan çok,
“kim, neden öyle anlaşılmasını istedi?” sorusunda düğümleniyor.

 

**

Hukukun Işığında Yükselen Bir Toplum: Medeni Kanun’un Kabulü

17 Şubat 1926…
Bu tarih, yalnızca bir yasanın yürürlüğe girdiği gün değildir.
Bu tarih, bir toplumun kaderini değiştirmeye karar verdiği; kulluktan yurttaşlığa, gelenekten çağdaşlığa, eşitsizlikten adalete yöneldiği büyük bir zihniyet devriminin adıdır.

Cumhuriyet, yalnızca bir yönetim şekli değişikliği değildi. Cumhuriyet, hayatın tamamını kapsayan bir yeniden doğuş projesiydi. Bu projenin en güçlü dayanaklarından biri ise hiç kuşkusuz Türk Medeni Kanunu oldu.

Osmanlı’nın son dönemlerinde toplumsal yaşamı düzenleyen hukuk sistemi, büyük ölçüde dini kurallara dayanıyordu. Bu yapı, modern dünyanın ihtiyaçlarına cevap vermekte zorlanıyor; özellikle kadınların toplum içindeki yerini sınırlayan bir çerçeve oluşturuyordu. Oysa yeni kurulan Cumhuriyet, bireyi esas alan, akla ve bilime dayalı, çağdaş bir toplum hedefliyordu. İşte Medeni Kanun, bu hedefin hukuki temelini attı.

Medeni Kanun ile birlikte:

  • Hukuk düzeni laik esaslara bağlandı.
  • Aile yapısı modern hukuk normlarına göre yeniden tanımlandı.
  • Resmî nikâh zorunlu hale getirilerek evlilik devlet güvencesine alındı.
  • Tek eşlilik esası kabul edilerek kadın onuru ve aile bütünlüğü korundu.
  • Kadınlar miras, boşanma ve tanıklık gibi alanlarda erkeklerle eşit haklara kavuştu.
  • Kadınların meslek seçme ve çalışma hakkı güvence altına alındı.

Bugün bize doğal gelen bu hakların, o dönemde ne denli köklü bir dönüşüm anlamına geldiğini hatırlamak gerekir. Medeni Kanun, sadece kadınları özgürleştirmedi; aileyi güçlendirdi, toplumu rasyonelleştirdi ve devlet ile birey arasındaki ilişkiyi çağdaş hukuk zeminine oturttu.

En önemlisi de, bu yasa kadınları toplumun edilgen unsuru olmaktan çıkarıp eşit ve özgür bireyler haline getirdi. Kadının kamusal hayata katılmasıyla birlikte eğitimden ekonomiye, kültürden siyasete kadar her alanda büyük bir toplumsal dinamizm doğdu. Cumhuriyet’in kalkınma hamlesinin görünmeyen motorlarından biri işte bu hukuki eşitliktir.

Bugün Medeni Kanun’un kabulünün üzerinden neredeyse bir asır geçti. Ancak onun getirdiği değerler hâlâ güncelliğini koruyor:
Hukukun üstünlüğü, eşit yurttaşlık, kadın-erkek eşitliği ve çağdaş yaşam ideali…

Unutmamak gerekir ki yasalar sadece metinlerden ibaret değildir. Yasalar, bir milletin nasıl yaşamak istediğinin ilanıdır.
17 Şubat 1926’da ilan edilen irade şuydu:
Türkiye, yüzünü akla, bilime ve eşitliğe dönmüş çağdaş bir hukuk devleti olacaktır.

Medeni Kanun’un kabulü, işte bu kararlılığın en güçlü simgelerinden biridir.

Kutlu olsun.

 

 

Devamını Oku
escort ankara - Türk Porno - Ankara Escort Ankara escort, eskort, escort bayan Ankara Escort Bayan arkadaş bulmak istediğiniz ve ihtiyacınız olduğu her zaman Ankara Escort Sitesi.