İran ile ABD/İsrail arasında füzeleşme başladığı andan itibaren, İslam dünyasının büyük bölümünden Tahran’a beklenen güçlü destek gelmedi.
Bu tablo bazı çevreleri şaşırttı.
Türkiye’de ve başka bazı ülkelerde kimi yorumcular, “Hıristiyan ülkeler İran’a daha fazla ses verirken, İslam ülkeleri neden İran’a mesafeli duruyor?” diye sormaya başladı. Hatta bu tavrı, ABD ve İsrail’e örtülü destek olarak değerlendirenler bile oldu.
Ama işin aslı o kadar da karmaşık değil.
Bugün İran’ın yalnız kalmasının sebebi, sadece bugünün siyaseti değil; son yetmiş yılda izlediği dış politikanın birikmiş faturasıdır.
Çünkü devletler de insanlar gibidir:
Ne ekersen, onu biçersin.
Halk arasında boşuna dememişler:
“Rüzgâr eken, fırtına biçer.”
Bir başka söz daha vardır:
“Çalma kapımı, çalarlar kapını.”
İran’ın bugün yaşadığı diplomatik yalnızlık, tam da böyle bir hikâyedir.
İRAN, “ÜMMET” DEYİP ÇOĞU ZAMAN KENDİ HESABINI YAPTI
İran yönetimi yıllardır kendisini “İslam dünyasının direniş merkezi” gibi pazarlıyor.
Slogan büyük:
Kudüs, mazlumlar, ümmet, anti-emperyalizm…
Ama iş pratiğe geldiğinde, İran çoğu zaman İslam dünyasının ortak hassasiyetlerine göre değil, kendi mezhepçi ve jeopolitik çıkarlarına göre hareket etti.
Yani Tahran’ın pusulası çoğu zaman “ümmet” değil, İran devleti çıkarı oldu.
Bunun sonucu da şu oldu:
İran, Müslüman halkların belleğinde “zor günde yanında duran kardeş” değil, çoğu zaman fırsat kollayan, denge oyunu oynayan, bazen de açıkça karşı cephede duran bir aktör olarak yer etti.
Bugün Arap dünyasında, Türk dünyasında ve birçok İslam ülkesinde İran’a karşı mesafeli duruşun arkasında işte bu tarih var.
ARAP-İSRAİL SAVAŞLARINDAKİ KIRILMA
İran’ın siciline bakarken ilk durak, Arap-İsrail savaşlarıdır.
1948, 1956, 1967, 1973 ve 1980- 88…
Bu savaşlar, sadece Arapların değil, bütün İslam dünyasının belleğinde derin izler bırakan kırılmalardır.
O dönem İran, özellikle Şah rejimi yıllarında, Batı eksenli çizgide durdu ve İsrail’le açık ya da örtülü ilişkilerini korudu. Arapların İsrail karşısında yaşadığı yıkımda Tahran, İslam dayanışmasının öncüsü olmadı.
Bugün bazı çevrelerin İran’ı Filistin davasının “doğal lideri” gibi sunması, tarihin bu kısmını bilerek ya da bilmeyerek görmezden gelmektir.
Evet, 1979 devriminden sonra İran söylem düzeyinde İsrail karşıtlığını büyüttü. Ancak bölgedeki pek çok ülke, İran’ın Filistin meselesini samimi bir ümmet hassasiyetinden çok, bölgesel nüfuz aracı olarak kullandığını düşündü.
Ve açık konuşalım:
Arap başkentlerinin önemli bir kısmı da bugün tam olarak buna inanıyor.
ÇEÇENİSTAN’DA KİMİN YANINDAYDI?
İran’a bugün “İslam dünyası neden sahip çıkmıyor?” diye soranlar, önce şunu hatırlamalı:
Çeçenistan yanarken İran neredeydi?
1990’larda Rusya, Çeçen Müslümanlara karşı ağır bir savaş yürüttü.
Grozni yerle bir edildi.
On binlerce insan öldü.
Bir halk ezildi.
Peki İran ne yaptı?
İslam kardeşliği adına Moskova’ya karşı net bir tavır mı aldı?
Hayır.
İran, Rusya ile stratejik ilişkilerini bozmak istemedi. Çeçen davasına, İslam dünyasının vicdanında hak ettiği ölçüde sahip çıkmadı.
Bugün Rusya ile yakın duran İran’ın o dönemde verdiği mesaj şuydu:
“Benim devlet çıkarım, sizin ümmet hassasiyetinizden daha önemlidir.”
Şimdi aynı İran, İslam dünyasından duygusal sadakat bekliyor.
Kusura bakmasınlar ama siyaset hafızasızların oyunu değildir.
AFGANİSTAN’DA, IRAK’TA KİM KAZANDI?
2001’de ABD Afganistan’ı işgal etti.
2003’te ise Irak’ı.
Her iki işgal de İslam coğrafyasının kalbine saplanan hançerlerdi.
Ama İran bu süreçlerde de “işgale karşı Müslüman dayanışması” çizgisinde hareket etmedi.
Tam tersine, birçok aşamada ABD’nin açtığı alanlardan faydalanan, hatta ortaya çıkan yeni denklemi kendi lehine kullanan bir siyaset izledi.
Afganistan’da Taliban düşmanlığı, Irak’ta Saddam düşmanlığı, İran’a kısa vadeli jeopolitik alan açtı.
Ama İslam dünyası şunu da gördü: Tahran, ABD’ye karşı slogan atarken, sahada ortaya çıkan sonuçlardan en fazla fayda devşiren aktörlerden biri oldu.
Irak bunun en çarpıcı örneğidir.
ABD işgal etti.
Irak çöktü.
Devlet dağıldı.
Toplum parçalandı.
Ama ortaya çıkan enkâzda en rahat hareket eden ülkelerden biri İran oldu.
Yani Iraklıların acısı üzerinden İran etkisi büyüdü.
Böyle bir geçmiş varken, bugün birçok Arap ülkesinin “İran’ın başına gelen bizi niye ilgilendirsin?” demesi, sadece soğuk siyaset değil; biraz da birikmiş kırgınlığın sonucudur.
KARABAĞ’DA İSLAM DÜNYASI HER ŞEYİ GÖRDÜ
İran’ın en büyük kırılmalarından biri de Karabağ sorunudur.
Azerbaycan toprağı yıllarca Ermenistan işgali altında kaldı.
Karabağ sadece bir toprak sorunu değildi; aynı zamanda Türk ve Müslüman bir halkın haysiyet meselesiydi.
2020’de Azerbaycan, Türkiye ve İsrail’in de desteğiyle Karabağ’daki işgali büyük ölçüde sona erdirdi.
Bu savaşın tarafları netti:
Bir tarafta işgalci Ermenistan, öbür tarafta toprağını kurtarmaya çalışan Azerbaycan.
Ama İran’ın tavrı, birçok Türk ve Müslüman için büyük hayal kırıklığı oldu.
Tahran yönetimi, sahadaki ve diplomatik çizgide Azerbaycan’a tam güven veren bir duruş sergilemedi.
Hatta İran’ın Ermenistan’la geliştirdiği ilişkiler ve Azerbaycan’ın güçlenmesinden duyduğu rahatsızlık çok açık biçimde hissedildi.
İşte Türk dünyası bunu unutmadı.
Azerbaycan bunu unutmadı.
Bu coğrafyanın insanı bunu unutmadı.
Bugün İran “yalnız bırakıldım” diye sızlanıyorsa, Karabağ belleği de bu yalnızlığın önemli sebeplerinden biridir.
SORUN SADECE SAVAŞ DEĞİL, GÜVEN SORUNUDUR
Bugün İslam ülkelerinin İran’a mesafeli durmasının sebebi sadece eski savaşlar değil.
Asıl sorun, güven meselesidir.
Çünkü İran, yıllardır birçok başkentte şu algıyı büyüttü:
Krizleri ümmet için değil, kendi nüfuzu için kullanıyor
Mezhepçi ajandayı bölgesel siyasetin önüne koyuyor
Dayanışma istediğinde “İslam kardeşliği” diyor ama kendisi gerektiğinde ulusal çıkarını önceleyip herkesi yalnız bırakıyor
Bu yüzden bugün Tahran’a dönüp bakan birçok İslam ülkesi, şunu düşünüyor:
“Sen bizim acımızda nerede durduysan, biz de senin acında orada duruyoruz.”
Acı ama gerçek budur.
İRAN’A DEĞİL, ADALETE DESTEK GEREKİR
Burada yanlış anlaşılmasın.
Müslüman, hıristiyan, yahudi, budist, şaman bir ülkenin bombalanması, tehdit edilmesi, hedef alınması elbette normal görülemez.
ABD’nin ve İsrail’in bölgede yıllardır yürüttüğü saldırgan siyasetin de savunulacak bir tarafı yoktur.
Ancak başka bir yanlış da şudur:
Sırf ABD ve İsrail karşıtı diye İran’ı otomatik olarak haklı, masum ve ümmetin öncüsü ilan etmek.
Hayır.
Bölge halkları artık bu kadar saf değil.
İnsanlar şunu ayırabiliyor:
Bir ülkeye yönelik saldırıya karşı çıkmak başka şeydir,
o ülkenin geçmişte yaptığı yanlışları unutup onu aklamak başka şeydir.
İran bugün tam da bu ikisinin arasında sıkışmış durumda.
Kimse Tahran’a yönelik tehdidi alkışlamıyor.
Ama aynı şekilde kimse İran’ın geçmiş sicilini de unutup onun arkasında duygusal bir seferberliğe girmiyor.
Çünkü devletler arası ilişkilerde hafıza, bazen füzelerden daha ağırdır.
SON SÖZ: BUGÜN YAŞADIĞI, DÜN EKTİĞİNİN SONUCUDUR
İran bugün İslam dünyasında neden yalnız kaldığını anlamak istiyorsa, Washington’a ya da Tel Aviv’e bakmadan önce aynaya bakmalıdır.
Arap savaşlarında ne yaptı?
Çeçenistan’da nerede durdu?
Afganistan’da, Irak’ta hangi hesabı yaptı?
Karabağ’da kimin canını sıktı?
Bu soruların yanıtı, bugünkü yalnızlığın da yanıtıdır.
Siyasette de yaşamda da değişmeyen bir gerçek vardır:
Etme, bulma dünyasıdır.
Dün başkasının yarasına tuz basanlar, bugün kendi yarasına merhem bulmakta zorlanır.
İran’ın yaşadığı tam da budur.
Sen her savaşta düşmana destek verirsen, bugün onlar da senin yanında değil ABD/ İsrail’in yanında dururlar.
Ne de olsa, etme bulma dünyası!
**
ADANA
Az önceADANA
Az önceADANA
Az önceADANA
Az önceADANA
16 saat önceADANA
16 saat önceADANA
16 saat önceVeri politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız. Detaylar için veri politikamızı inceleyebilirsiniz.