Seçimle işbaşına gelenlerin, adlarını “ulusal istenç” olarak tanımlayarak, “seçmeni” işlevsizleştirme çabaları insanlara neler yaşatıyor görüyoruz… Taşıdıkları “dokunulmazlık” kalkanının ardına sığınarak, kimi zaman da “seçilmiş” olmanın verdiği güçle “her şeyi yaparım” gücüne bürünenleri gördükçe, “demokrasi” kavramını sorgulamayanımız kalmıyor! Hani, “demokrasi” halkın yönetimiydi ya, siyasal gücün halkta olduğu, seçmenin devletin karar alma süreçlerine katıldığı, yöneticileri belirlediği, kimin “iktidar” olmasına karar verendi ya…
Öyle miydi gerçekten? Seçmen, demokrasinin canevi miydi? İstencini yönetime taşıyan, devletin sürekliliğini sağlayan kişi miydi seçmen. Oy hakkı, yurttaşlık bilincinin en görünür biçimi, sandık başında kullanılan her oy toplumun geleceğine ilişkin ortak sözleşme miydi? Seçmen; tartışmalarda, örgütlenmelerde, toplumsal değerler konusundaki kararlarda, var olma/ doyma çabasında, gelecek için öngörülen beklentilerde neredeydi? Demokrasi yalnızca sandıkla sınırlı değildi; bağımsız yargı, özgür basın, örgütlenme hakkı, kuvvetler ayrılığı gibi kurumlarla anlam kazanıyordu.
***
Şöyle denir; Seçmen, istenciyle siyasal gündemi, hangi politikaların/ hangi değerlerin öne çıkacağını belirler… Doğrusu, olması gerekeni de budur! Seçmen, değerlendirmesini yaparken dünü ile bugününü karşılaştırır, ekmeğinin boyutuna, güveninin/ umudunun gerçekleşmesine, seçilenlerin ödevlerini yerine getirip getirmediğine bakar doğal olarak! Dünden güzelse her şey, değerleri korunmakla kalmayıp değer kazanmışsa, erinci/ gönenci artmışsa, pazarda/ markette gereksinmeleri kolayca karşılıyorsa, çocuklarını sevindirip istedikleri eğitim aldırıp/ sağlık sorunlarında zorlanmıyorsa sorun yok demektir.
Ancak bunların hiçbiri gerçekleşmediği gibi, bir de sorunlar daha da kabarmış/ daha da doyulması zor koşullar yaşanmaktaysa, verilen sözler unutulduğu gibi bir de yerinde durmuyorsa/ baştan beri karşı olduğu partilerle flört etmeye başlamışsa, bırakın kendine oy veren seçmeni savunduklarından vaz geçme nokrasına gelinmişse, omurga yitimine uğramışsa…
***
Siyaset, ilke/ değer kavramlarının yarıştığı bir alan olmaktan çıkıp, kişisel geleceklerin, koltuk hesaplarının, “transfer” pazarlıklarının döndüğü bir borsaya dönüşmüşse ne denir buna? Seçmenin, belli bir dünya görüşüne, belli bir programa inanarak/ güvenerek verdiği oyu, bir bakıma “fırsat” bilip, taban tabana zıt partilerin kapısına taşıyanları gördükçe, o “ulusal istenç” masalına kim inanır? Ya da bu dönüşün altında kim “gerekçe” aramaz?
Kendi seçmeninin yüzüne bakmaktan çekinmeyen, dün “ak” dediğine bugün “kara” diyen, parti değiştirmeyi gömlek değiştirmek kadar sıradanlaştıran bu savrulma, yurttaşı/ seçmenin yok saymanın da ötesinde çürümenin de belirtisinden başka bir şey olamaz! Seçmenin en demokratik hakkı olan “oy” vermek; “oy” verdiği ismin istediği gibi davranması, istediğini yapması, haklarını yok sayması, nalıncı keseri gibi kendine yontması, sıkıştığında sorumluluktan kaçması, yaptığı yanlışların bedelini ödememesi anlamına gelmemeli…
***
İşin en acıtan yanı da şu: Seçmen, pazar filesini dolduramazken, her geçen gün yaşam niteliği biraz daha geriye giderken; seçtiklerinin, o “dokunulmaz” zırhın ardında katlanan gönenci… Seçmen, ay sonunu getirebilmek için kırk dereden su getiriyor, çocuklarının geleceğinden her gün bir parça daha eksiliyor, alanlarda “doymuyoruz” diye çığlık atanlar engelleniyor! “Halkın yönetimi” diye adlandırılan “demokrasinin” içinde, baş aktörler/ söz söyleme yetkisi olanlar/ yurttaşı temsil etme yetkisi alanlar nerede?
Şunun altını çizmek gerek; siyaset, toplumun sorunlarına çözüm üretme aracı olmaktan çıkıp, seçilenin/ yakın çevresinin yaşam niteliğini yükseltme “biçimine” dönüşmüşse, haksız gelir etmesinin önünü açmışsa, “nereden buldun” sorusunun yanıtı bulunamıyorsa “yanlış” var demekti! Seçmen hastane kuyruğunda, geçim derdinde, eğitim çıkmazındayken bir de…
***
Peki, bu tıkanmışlıkta, bu tersyüz edilmiş değerler sarmalında “Ne yapmalı?” Seçmen, “izleyici” değil, bir “denetleyici” olduğunu anımsamalı, kendini yenilemeli, kendisine verilen sözleri unutmamalı, istencini pazarlığa çıkaranlara/ omurgasızlığı pazarlık konusu yapanları sandıkta kapıyı göstermelidir. Oy vermek dışında sendika, dernek, yerel örgütlenme, özgür basın aracılığıyla da denetim gücünü kullanmalıdır. Sartre “eğer insan açlıktan ölüyorsa, seçim hakkının ona ne yararı olabilir” diye soruyor haklı olarak.
Demokrasi, seçilenin seçmene egemen olduğu bir güç olamaz! Tersine seçmenin, seçilene hesap sorduğu bir sorumluluk rejimidir. Unutmamalı ki; seçmen “asıl”, seçilen “vekil”dir. Gerçek bir demokrasi, salt sandıkla değil, bilinçli/ sorgulayan bir seçmenle anlam kazanır!
ADANA
3 gün önceADANA
5 gün önceADANA
5 gün önceADANA
5 gün önceADANA
5 gün önceADANA
5 gün önceEKONOMİ
5 gün önceVeri politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız. Detaylar için veri politikamızı inceleyebilirsiniz.