Birkaç gündür “yabancılaşma” konusunu irdelemeye çalışınca, sosyal medyadan yazan bir izleyici ülkemizde yaşanan zorluklardan söz etti… Emeklinin yirmibin lirayla yaşama tutunmasına, çalışanların yirmisekizbin lirayla ay sonunu getirmesine değinirken, neden sessiz kaldıklarını sordu. Bunun yanı sıra, Tüik’in belirlediği açlık sınırının altında kalan bu rakamlara, toplumun çeşitli katmanlarından gelen “bunu aldığınıza şükredin, bu parayla gül gibi geçinenler var” seslerinin yabancılaşmayla ne denli ilişkili olduğunu sorguladı…
Hangi öğretiyle ilgilenmiş olursanız olun, bugün yaşananlara katkısını ortaya koymadıkça bir anlamı olmuyor. Siz istediğiniz kadar Marx’ın dediklerini yineleyin, bir başka düşünürün ya da ozanın dizelerini ortaya koyun, kutsal kitaplardan tümceler getirin; bugün yaşamını sürdüren toplumla içselleştirmedikçe bir değeri kalmıyor! “Yabancılaşma” da öyle… Şimdi açalım…
***
İnsanı insan yapan, yalnızca biyolojik bir varlık olarak soluk alıp vermesinden öte; kendi yaşamını kuran, tasarlayan, sanata, ekine, dinlenmeye pay ayıran bir canlı olmasıdır. Günümüzde asgari ücret ya da emekli aylığı denilen rakamlar, insanı bu özünden koparıp yalnızca “yaşayan bir ölüye” dönüştürdüğünü unutmamalı. Kuramsal olarak bilgi şöyledir; işçi emeğini sattığında, aslında kendi ömrünü de parçalara ayırıp satmış olur. O yirmibin ya da yirmisekizbin lira, bu sömürünün bedeli olamaz; ancak ertesi gün yeniden işe gidebilmek, yaşamda kalabilmek için verilen birer “onarım” payıdır…
Burada karşımıza çıkan “şükretmelisin” fısıltıları, yabancılaşmanın en zehirli meyvesi… Kendi yokluğunu bir başkasının daha büyük yokluğuyla ölçüp avunmak, kişinin kendi hakkına karşı yürüttüğü en büyük hayınlık… Emekli, yaşamı boyunca ortaya koyduğu değerin karşılığını istemek yerine, kendisine biçilen o kırıntıya “rıza” gösteriyorsa; bu, açlığın değil, bilincin teslimiyetidir. Düzen, kişiyi kendi gereksinimlerine yabancılaştırarak onu bir değere hapseder. İnsan artık “benim gezmeye, dinlenmeye, yeni bir kitap okumaya hakkım var” diyemez duruma gelir. Çünkü yabancılaşma, kendi insan olma isteklerini lüks, üstelik ayıp görmesidir…
***
Konuyu somutlaştıralım; yabancılaşma dediğimiz şey, bir emeklinin manav tezgahının önünden geçerken başını öte yana çevirmesidir, pazar sonu döküntü sebze, meyveler arasından işe yarayacak olanı arama çabasıdır… Canının çektiği bir meyveyi almayı “aklından bile geçirmemesi”, onu kendisi için bir hak olmaktan çıkarmasıdır. İşte o an yalnızca midesini dolduracak en ucuz maddeye odaklanması; damak tadına, canı çekerek yeme yetisine, özellikle kendi duyularına yabancılaşmasıdır. Artık o meyve onun için bir besin değil, ulaşılmaz bir “gösteriş nesnesi”dir. Kendisini o nesneye layık görmediği an, yabancılaşma denilen o görünmez duvar örülmüştür.
Aynı durum çalışan için de geçerlidir… Akşam eve döndüğünde yorgunluktan bitkin düşen, dinlenmeyi yalnızca uyumak sanan işçi, toplumsal varlığına yabancılaşır. Arkadaşıyla buluşup söyleşmeyi, bir tiyatro oyununda gülümsemeyi, çocuğuna yeni bir oyuncak alabilmenin sevincini “bütçe sarsıcı bir tehlike” olarak görür. İnsan için gerek olan her eylem, birer “gider kalemi” durumuna dönüşmüşse eğer; sevgi, dostluk, ekinsel gelişim gibi kavramlar yerini kaygıya bırakır. Kaygılar büyüdükçe insan küçülür; insan küçüldükçe kendisine dayatılan bu yoksul yaşamı tek gerçeklik sanmaya başlar. Kendi yaşamını kaygılara hapseder…
***
Sonuç olarak; yoksulluk, insanın kendi yaşamı üzerindeki söz hakkını yitirmesi, “özüne yabancılaşma” olgusuna kapı aralamasının temel gerekçesidir. Bugün milyonlarca insanın içine gömüldüğü o sessizlik, bir “şükür” erdemi değil; bilincin üzerine örtülmüş karabasandır. Kişi, uğradığı haksızlığı “şükür” ile örtmeye çalıştıkça, kendi celladının ipini örmeyi sürdürür. Oysa yabancılaşmanın zinciri, insan olmanın gereklerini yeniden bir “hak” olarak gördüğü an çatlamaya başlar.
Bir emekli pazar döküntülerini değil, en taze meyveyi kendine layık gördüğünde; bir işçi yalnızca uyumayı değil, gezmeyi, eğlenmeyi de yaşamın parçası saydığında bu karanlık perde aralanacaktır. Unutmamalı; insan, kendisine biçilen yaşama sessiz kaldığı sürece değil, kendi canlılığının hesabını sorduğu sürece insandır.
ADANA
7 gün önceADANA
7 gün önceADANA
7 gün önceADANA
7 gün önceADANA
7 gün önceADANA
7 gün önceEKONOMİ
12 gün önceVeri politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız. Detaylar için veri politikamızı inceleyebilirsiniz.