Adana’da yıllardır çözülemeyen, hatta çözülmek istenmeyen bir sorun var:
İşgal.
Öyle böyle bir işgal de değil…
Önce kaldırımlar işgal edildi.
Sonra parklar.
Şimdi sıra caddelere geldi.
Ve en kötüsü ne biliyor musunuz?
Bu şehirde artık işgaller, münferit bir olay olmaktan çıkmış durumda.
Adeta “fiili kullanım hakkı” gibi görülmeye başlandı.
Çünkü yıllardır ne iktidarlar, ne belediyeler, ne de ilgili kurumlar bu konuda gerçek anlamda bir irade ortaya koydu.
Tam tersine, çoğu zaman görmezden gelindi, sessiz kalındı, göz yumuldu.
Hal böyle olunca da işgalciler cesaret buldu.
Kaldırımları, parkları, yol kenarlarını, yeşil alanları; yurttaşın ortak kullanım alanı olmaktan çıkarıp babalarının malıymış gibi kullanmaya başladılar.
Vatandaşın yürümesi için yapılan kaldırımlar, bir anda açık hava dükkânına dönüşüyor.
Bir bakıyorsunuz sergi alanı olmuş.
Bir bakıyorsunuz dönerci taşmış.
Bir bakıyorsunuz masa sandalye dizilmiş, kaldırım artık esnafa ait “özel alan” ilan edilmiş.
Peki mesele sadece kaldırım mı?
Ne gezer…
Bugün Adana’da işgalin sınırı çoktan aşılmış durumda.
Kentte nefes alınacak alanlar olması gereken parklar, yürüyüş yolları, yeşil kuşaklar da bu yağmadan payını alıyor.
Birçok parkta sonradan “kondurulmuş” büfeleri görmek mümkün.
Önce küçük bir büfe geliyor.
Sonra yanına bir kapalı alan ekleniyor.
Ardından masa sandalye, tente, oyun alanı, bankamatik, tabela derken…
Kamusal alan bir anda özel işletmeye dönüşüyor.
Sanki şehir planlamasıyla değil, “kim nereyi kaparsa” mantığıyla yönetilen bir düzen kurulmuş gibi.
Bunun en çarpıcı örneklerinden biri, Kozanyolu’nda, Çukurova Üniversitesi arazisinin önündeki yeşil alanda yıllardır gözümüzün önünde yaşandı.
Bir dönem yürüyüş yolu olarak düzenlenen alanın tam ortasına büfe konduruldu.
Sonra yönetim değişti, alan el değiştirdi, büfe de bir anda “hormonlu büyüme” yaşadı.
Bir yanına devasa kapalı alan eklendi.
Diğer yanına sözde çocukların kullanacağı spor bölümü yerleştirildi.
Yetmedi…
Geçtiğimiz yıl alanın kuzey ucuna bir bina daha yapıldı, üzerine de bir dernek tabelası asıldı.
Öncesinde bankamatikler gelmişti.
Ardından bankamatiklerin yanına yeni bir büfe yerleştirildi.
Sonra o büfe ile dernek binası arasındaki alan genişletilerek açık kafeye çevrildi.
Yani kamusal alan, adım adım, parça parça, sessiz sedasız özel kullanım alanına dönüştürüldü.
Üstelik bu örnek tek de değil.
Tam karşı tarafta, Sarıçam Belediyesi’nin Bayraklı Parkı çevresinde de benzer manzaralar yaşandı.
Park ve oturma alanları, kamyonet ve minibüslerle gelen bazı kişiler tarafından döner, bici bici ve benzeri satışların yapıldığı fiili ticaret alanına çevrildi.
Vatandaşın dinleneceği, çocuğunu gezdireceği, nefes alacağı yerler;
rantın, keyfiliğin ve başıboşluğun işgal sahasına dönüştü.
Şimdi bir başka örnek daha büyüyor.
Google Maps’a göre 55 Sokak ile 21 Sokak’ın kesiştiği noktada, önünde Beyceli Mahalle Muhtarlığı’nın bulunduğu parkın bir bölümünde de işgal süreci başladı.
Önce bir büfe konuldu.
Ardından o büfenin iki katı büyüklüğüne ulaşacak şekilde briketle yapılaşmaya girişildi.
Yani yine aynı senaryo…
Önce “küçük bir şey” deniliyor.
Sonra o küçük şey büyüyor.
Büyüyor, büyüyor, sonunda kamunun alanı gidiyor.
Ve şimdi işin daha vahim tarafına geldik:
Sarıçamlılar artık cadde işgaline de tanıklık ediyor.
Tülekli Caddesi ile İmamoğlu Caddesi’nin kesiştiği noktada bulunan bir marketin, Tülekli Caddesi’nin bina yanındaki önemli bir bölümünü çevirerek özel otoparka dönüştürdüğü görülüyor.
Yani artık sadece kaldırım değil…
Sadece park değil…
Cadde de işgal ediliyor.
Bu noktada sormak gerekiyor:
Bu şehirde kamusal alanı korumakla yükümlü olan belediyeler ne yapıyor?
Zabıta ne yapıyor?
İmar birimleri ne yapıyor?
Park ve bahçeler müdürlükleri ne yapıyor?
Daha açık soralım:
Bu şehirde kamu alanını kim savunacak?
Çünkü belediyeler seyrettikçe, işgaller küçülmüyor;
tam tersine normalleşiyor.
Bugün büfe diye başlayan şey, yarın kafe oluyor.
Bugün kaldırıma taşan malzeme, yarın yolun yarısını kapatıyor.
Bugün parkın köşesi gidiyor, yarın tamamı gidiyor.
Bu gidişle yakında bir parkın tamamının “işletme alanı” ilan edildiğini,
bir caddenin araçların tek sıra zor geçeceği kadar daraltıldığını da görürsek kimse şaşırmasın.
Çünkü işgalciyi cesaretlendiren şey yalnızca para hırsı değildir.
Aynı zamanda denetimsizliktir.
Aynı zamanda cezasızlıktır.
Aynı zamanda belediyelerin vurdumduymazlığıdır.
Kamusal alanı koruyamayan belediye, kenti de koruyamaz.
Kaldırımı savunamayan yönetim, yarın parkı da caddeyi de kaybeder.
Ve işin sonunda kaybeden sadece şehir estetiği olmaz.
Kaybeden; yürüyemeyen yaşlı, bebek arabasıyla geçemeyen anne, parkta nefes alamayan çocuk, yani bizzat halkın kendisi olur.
Adana’nın artık işgallere alışması değil, işgallere karşı ayağa kalkması gerekiyor.
Çünkü bugün işgal edilen sadece kaldırım değil…
Kentin ve kentte yaşayanların hakkıdır.
**
Mevlüt Abinin Not Defteri
Bir de Çay Olsa Tamamdı!
Sabah sabah, daha afyonum patlamadan düştüm yollara. Niyetim, erkenden şehre inmek. İnsan bir sabahın köründe yola çıkıyorsa, ya işi vardır ya da kaderiyle kavga ediyordur. Benimki biraz ikisinden de.
Vardım Büyükşehir Belediyesi’nin 110 Numaralı hattının Beyceli son durağına…
Bir baktım ki manzara efsane!
Otobüs durağa yanaşamıyor. Neden?
Çünkü durağın oralarda işler artık toplu taşıma düzeninden çıkmış, açık hava kıraathanesine dönmüş.
Otobüs ileride, çamurun içinde durmuş.
Durağın önüne de iki tane servis minibüsü park etmiş.
İki şoför beyefendi de koltuklarına kurulmuş, arabadan arabaya muhabbetin dibine vuruyor.
Öyle alelade iki laf da değil ha…
Sanki memleketin bütün meseleleri burada çözülüyor.
Ben sağlarından dolandım, sollarından geçtim,
Ne “Hemşerim buyur” diyen oldu,
ne “Bir sıkıntı mı var?” diye soran…
Adamlar öyle bir keyifte ki, sanki orası Beyceli son durak değil de Toroslar eteklerinde manzaralı özel loca.
Derken karşıdan bir otomobil geldi.
Hop, o da onların yanına yanaştı.
Kadın sürücü de camdan muhabbete dahil oldu.
Oldu sana sabah seansı.
Eksik neydi biliyor musunuz?
İnce belli bardakta tavşan kanı bir çay.
Vallahi o da olsaydı, tablo tamamlanacaktı.
Hatta yanına iki tane kesme şeker, bir tabak da çekirdek konsa, sabah mesaisi değil “Beyceli Sosyal Dayanışma ve Muhabbet Platformu” açılışı sanırdın.
Şimdi buradan Büyükşehir Belediyemize nacizane bir önerim var:
Madem bu alan fiilen “şoförler kıraathanesi” olarak kullanılmaya başlanmış,
o zaman eksikler tamamlansın.
Durağın yanına bir çay ocağı, yanına da bir görevli…
Hatta imkan varsa küçük bir tabela da asılsın:
“Muhabbet Serbest, Otobüs Girişi Yasaktır.”
Böylece herkes rahat eder.
Servisçilerimiz çaysız kalmaz,
vatandaş da durağa nasıl ulaşacağını önceden bilir.
Çünkü belli ki bu arkadaşlara göre ulaşım ikinci planda,
önemli olan sohbetin sıcak, muhabbetin demli olması.
Ben yaklaşık on dakika sonra,
çamurlu araziden yürüyüp, durağa yanaşamayan otobüse binip şehre doğru yol alırken…
Onlar hâlâ oradaydı.
Muhabbet tam gaz devam ediyordu.
Açık söyleyeyim…
O sabah anladım ki bizim memlekette bazı işler gerçekten çay koymadan da yürüyormuş.
Ama yine de…
Bir de çay olsa tamamdı.
ADANA
15 saat önceGÜNDEM
15 saat önceADANA
20 saat önceADANA
20 saat önceADANA
21 saat önceADANA
23 saat önceADANA
23 saat önceVeri politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız. Detaylar için veri politikamızı inceleyebilirsiniz.