Adana son yıllarda bir “festival kenti” olarak anılmaya başladı. Yılın neredeyse her döneminde bir etkinlik, bir şenlik, bir organizasyon… Özellikle Uluslararası Portakal Çiçeği Karnavalı ile Altın Koza Film Festivali şehrin vitrinine dönüşmüş durumda. Evet, festivaller/karnavallar/şenlikler güzeldir. Kente canlılık katar, ekonomiyi hareketlendirir, insanları bir araya getirir. Buna kimsenin itirazı yok.
Ama sorun şu: Adana sadece bir festival kenti olmamalı.
Adana, bir kültür başkenti olmalı.
Çünkü bu şehir, geçmişte zaten buydu.
Bir zamanlar Yaşar Kemal gibi dünya çapında bir edebiyat devini, Orhan Kemal gibi toplumun nabzını tutan bir romancıyı, Arif Nihat Asya gibi bir şiir ustasını bağrından çıkarmış bir kentten söz ediyoruz. Adana, sadece insan yetiştirmedi; edebiyatın ruhunu yoğurdu, kalemlere yön verdi.
Sinemada da durum farklı değildi. Yeşilçam denildiğinde, Adana’nın etkisi yadsınamazdı. Yapımcılar filmlerini önce Adanalı izleyicinin karşısına çıkarır, buradan “geçer not” alan eserler Türkiye’ye yayılırdı. Bu şehir, izleyicisiyle bile yön verirdi sanata.
Müzik deseniz, halk ozanlarından gazino kültürüne kadar Adana bir ölçüydü. Bir sanatçının kabul görmesi için Adana’dan geçmesi gerektiği söylenirdi. Sahne almak, plak yapmak, tanınmak… Hepsinin yolu bu kentten geçerdi.
Peki ne oldu?
1980’lerden sonra Adana bu kültürel ağırlığını yavaş yavaş kaybetti. Türkiye’de kültür üretiminin merkezi değişti, dengeler kaydı. Bugün televizyon dizilerinde, müzikte, sahne sanatlarında başka bölgelerin ağırlığı hissediliyor. Adana ise çoğu zaman sadece fon olarak kullanılıyor.
Oysa bu kent hâlâ aynı potansiyele sahip.
Hatta daha fazlasına…
Bugün belediyeler, valilikler ve çeşitli kurumlar festivallere milyonlarca lira bütçe ayırıyor. Bu kötü değil. Ama aynı vizyon, aynı cesaret kültür üretimine de gösterilmeli. Çünkü festival tüketimdir; kültür üretimdir. Ve bir şehri kalıcı yapan şey üretimdir.
Örneğin, ilk adım çok net: bir türlü istenen düzeye gelmeyen Orhan Kemal Öykü Ödülü yeniden ayağa kaldırılmalı. Sıradan bir yarışma olmaktan çıkarılıp, dünya çapında bir marka haline getirilmeli. Öyle ki dünyanın dört bir yanındaki yazarlar bu ödül için özel öyküler kaleme alsın.
Ardından neden bir Yaşar Kemal Roman Yarışması olmasın? Neden Arif Nihat Asya adına uluslararası bir şiir ödülü düzenlenmesin? Neden Karacaoğlan ve Dadaloğlu adına halk ezgileri yarışmaları yapılmasın?
Hatta işi daha da büyütelim…
Adana’nın tarihini merkeze alan “Livia Augusta” temalı roman, öykü ve şiir yarışmaları… Magarsus Antik Kenti gibi tarihî mekânlarda uluslararası tiyatro festivalleri… Adana’yı konu alan film ve sahne sanatları projelerine özel destek programları…
Uluslararası arkeoloji etkinlikleri…
Bunlar hayal değil. Sadece vizyon sorunu.
Adana’nın yeniden bir kültür başkenti olması için gereken şey aslında çok basit: Kendi değerine inanmak.
Bu kent bir zamanlar Türkiye’nin kültür pusulasıydı. Şimdi yeniden olabilir. Hatta sadece Türkiye’nin değil, Ortadoğu’nun ve Balkanlar’ın kültür merkezi haline gelebilir.
Ama bunun için festivallerle yetinmemek gerekiyor.
Adana’ya festival kenti olmak yakışır…
Ama kültür başkenti olmak daha çok yakışır.
**
AZERBAYCAN’IN ENVER PAŞA’YA VEFASI
Kimi uluslar vardır; tarihini sadece anlatmaz, yaşatır. Kimi uluslar da vardır; geçmişini unutarak geleceğini karartır. Azerbaycan’ın son hamlesi, bu iki anlayış arasındaki farkı bir kez daha gözler önüne serdi.
Enver Paşa… Türk tarihinin en tartışmalı ama bir o kadar da en cesur isimlerinden biri. Kimine göre bir hayalperest, kimine göre bir kahraman. Ama şu bir gerçek ki; o, Türk dünyasının istiklali için mücadele etmiş bir dava adamıydı. Ve bugün Azerbaycan, bu mücadeleyi unutmayan bir vefa örneği sergiliyor.
İşgalden kurtarılan Hankendi’de bir caddeye Enver Paşa’nın adının verilmesi, sıradan bir adlandırma değildir. Bu, bir bellek inşasıdır. Bu, “unutmadık” demenin en somut halidir. Bu, Türk askerinin, Kafkasya’da döktüğü kanın karşılıksız kalmadığını dünyaya ilan etmektir.
Çünkü Enver Paşa ve onun temsil ettiği İttihat ve Terakki kadroları, yalnızca Osmanlı’nın değil, tüm Türk dünyasının kaderine dokunmuştu. Bakü’nün kurtuluşundan Orta Asya’daki bağımsızlık arayışlarına kadar uzanan bir mücadele hattı vardı. Ve o hat, bugün Azerbaycan’ın belleğinde hâlâ canlı.
Haberi duyuran TRT Azerbaycan Temsilciliği’nin de ifade ettiği gibi bu adım, “Azerbaycan için çarpışan Türk askerlerinin unutulmadığını” gösteriyor. Evet, tam olarak sorun bu: Unutmamak.
Peki biz?
Türkiye olarak aynı vefayı gösterebiliyor muyuz? İstanbul’da, Ankara’da, İzmir’de Enver Paşa’nın adı kaç yerde yaşıyor? Ya Talat Paşa? Ya diğer İttihatçı kadrolar?
Tarih, sadece övünülecek zaferlerden ibaret değildir. Aynı zamanda fedakârlıkların, ideallerin ve uğruna bedel ödenmiş davaların toplamıdır. Enver Paşa’yı anlamak; sadece bir kişiyi anlamak değil, bir dönemin ruhunu anlamaktır.
Azerbaycan işte tam da bunu yapıyor. Tartışmalardan kaçmadan, ama belleğinden de vazgeçmeden sahip çıkıyor. Bu bir tarih dersi değil; bu bir karakter sorunudur.
Bizim de kendimize sormamız gereken soru şu:
Kendi kahramanlarımızı hatırlamak için daha neyi bekliyoruz?
Bir söz vardır:
“İttihatçılar ölür, İttihatçılık yaşar.”
Belki de mesele tam olarak budur. Adlar gider, ama fikirler kalır. Ve o fikirler, bir gün bir caddenin tabelasında yeniden hayat bulur.
Yaşasın hatırlamak.
Yaşasın vefa.
Yaşasın İttihat ve Terakki.
ADANA
Az önceADANA
Az önceADANA
Az önceADANA
Az önceADANA
Az önceADANA
Az önceADANA
Az önce