MHP Adana İl Başkanı Yusuf Kanlı geçtiğimiz günlerde, doktorların kurduğu kooperatif için SİT alanında yapılmak istenen özel imar planına yönelik eleştirilerde bulundu.
Kamu vicdanının rahatsız olduğunu vurguladı, yapılan ısrarın yanlış olduğunu söyledi ve geri adım çağrısı yaptı.
Tepki yerindeydi.
Saptamaları tamamıyle ölçüde doğruydu.
Ama çağrının adresi eksikti.
Kanlı, eleştirilerini yalnızca CHP’li yöneticilere yöneltti; Büyükşehir Belediye Başkan Vekili Güngör Geçer, CHP il yönetimi ve milletvekillerine seslendi. Oysa mesele sadece siyasi polemik konusu yapılacak bir tartışma değil, doğrudan planlama yetkisiyle ilgili teknik ve hukuki bir süreçtir.
Yetki Kimde?
Yapılaşmaya açılmak istenen alan, Sarıçam sınırları içerisindedir.
Yani ilk ve asli sorumluluk, CHP’li Büyükşehir’de değil; MHP yönetimindeki Sarıçam Belediyesi’ndedir.
İmar mevzuatı açık:
1/1000 ölçekli uygulama imar planını hazırlama ve onaylama yetkisi ilçe belediyesindedir.
Büyükşehir belediyesi ancak üst ölçek olan 1/5000’lik planı düzenler.
Süreci başlatan, şekillendiren ve hatta bekletebilecek olan makam ilçe belediye meclisidir.
Dolayısıyla tartışmanın siyasal hedefi yanlış kurulmuştur. Eğer gerçekten bir yanlış yapıldığını düşünüyorsanız, önce yetkiyi kullanan idareye seslenmeniz gerekir.
Bu durumda ilk çağrı yapılması gereken yer, kendi siyasi sorumluluk alanınızdaki belediyedir.
Büyükşehir Tartışmanın Son Halkasıdır
Bugün kamuoyunda tartışılan konu, sanki doğrudan Adana Büyükşehir Belediyesi’nin tasarrufuymuş gibi sunuluyor.
Oysa büyükşehir bu zincirin son halkasıdır.
Planlama hiyerarşisinde her karar, üst ölçekli planlara bağlıdır.
1/1000 ve 1/5000’lik planlar yapılaşmanın detaylarını belirlerken, asıl yönlendirici olan daha üst ölçekli çevre düzeni planlarıdır.
Bu planları hazırlayan ve onaylayan kurum ise Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı’dır.
Eğer bir SİT alanında yapılaşma baskısı oluşuyorsa, mesele sadece yerel yönetim meselesi değil; merkezi planlama politikalarının da konusudur.
Bu nedenle yapılması gereken ikinci çağrı Ankara’ya olmalıydı.
SİT Alanında Son Sözü Kim Söyler?
Unutulmaması gereken en kritik nokta şu:
Burası sıradan bir imar sahası değil, koruma statüsündeki bir SİT alanıdır.
Bu tür alanlarda belirleyici kurum, belediyeler değil koruma kurullarıdır.
Dolayısıyla sürecin doğal muhataplarından biri de Kültür ve Turizm Bakanlığı’na bağlı Adana Kültür Varlıklarını Koruma Kurulu’dur.
Eğer gerçekten kamu yararı savunulacaksa, çağrı burada yankı bulmalıdır.
Çünkü SİT alanlarını korumak, belediyelerin değil devletin kültürel miras politikalarının konusudur.
Valilik Makamı Neden Önemli?
Kentte devletin en üst temsil makamı ise Adana Valiliği’dir.
Bugün bu görevi Mustafa Yavuz yürütmektedir.
Kendisinden önce görev yapan Yavuz Selim Köşger, aynı konuyla ilgili koruma kurulu yöneticileriyle toplantı yaparak sürece doğrudan müdahil olmuştu.
Bu, devlet refleksinin devreye girdiğini gösteren önemli bir adımdı.
Çünkü devlet yönetiminde temel ilke şudur:
Valiler değişir, koruma sorumluluğu değişmez.
SİT alanları siyaset üstü alanlardır.
Ne belediye çoğunluklarına, ne dönemsel siyasi tartışmalara bırakılabilir.
Siyasi Refleks mi, Kurumsal Sorumluluk mu?
Bugün yaşanan tartışma bize bir gerçeği daha hatırlatıyor:
Türkiye’de çoğu zaman meseleler hukuki zeminde değil, siyasi karşıtlık üzerinden konuşuluyor.
Oysa şehircilik, polemik kaldırmaz.
Planlama, teknik bir iştir.
Koruma ise ideolojiden bağımsız bir devlet görevidir.
Eğer gerçekten yanlış bir imar girişimi varsa;
Doğru mücadele böyle verilir.
Aksi halde yapılan açıklamalar, kamu yararını savunmaktan çok siyasi adres göstermeye dönüşür.
Şehirler ise siyasetin değil, ortak aklın korumasına muhtaçtır.
**
Basın Etiği Ayaklar Altında
Dün bir haber ajansının geçtiği bir haber, mesleğimiz adına bir kez daha “durup düşünme” ihtiyacını ortaya koydu.
Sıradan bir kaçak yapı iddiasını konu alan haberde, olayla doğrudan hiçbir ilgisi bulunmayan Adana Büyükşehir Belediye Başkanı Zeydan Karalar’ın adı özellikle spot ve giriş tümcesine taşınmıştı:
“Adana Büyükşehir Belediye Başkanıyken Aziz İhsan Aktaş davasında rüşvet aldığı iddiasıyla görevden alınan Zeydan Karalar’ın teyzesinin vekalet verdiği bir kişinin 9 hisseli araziye kaçak ev yaptığı öğrenildi”
Üstelik bu yapılırken kullanılan dil, gazeteciliğin en temel ilkelerinden biri olan masumiyet karinesini hiçe sayan bir nitelik taşıyordu.
Haberde yer alan “görevden alınan” ifadesi, kamuoyunda sanki kesinleşmiş bir idari tasarruf varmış, kişi görevinden tamamen düşürülmüş gibi bir algı yaratıyordu. Oysa ortada, hukuki süreç devam ederken uygulanan geçici bir uzaklaştırma tedbiri bulunuyor. Bu ikisi arasındaki farkı en iyi bilmesi gerekenler de gazetecilerdir.
Daha vahimi ise şu:
Bir yakının verdiği vekâletle yapılan bir tasarruf üzerinden, olayla ilgisi olmayan bir kamu görevlisini habere dahil etmek, hukuken de mantıken de izah edilebilir değildir. Ceza hukukunun en temel prensibi açıktır:
Suç şahsidir.
Bir kişinin akrabasının yaptığı veya yaptığı iddia edilen bir işlem, o kişiyle doğrudan ilişkilendirilemez. Bu yalnızca hukuk devleti ilkesine değil, aynı zamanda sağduyuya da aykırıdır.
Gazetecilik, “isim ekleyerek haberi büyütme sanatı” değildir.
Gazetecilik, gerçeği bağlamından koparmadan aktarma sorumluluğudur.
Bugün bu yöntem bir belediye başkanına uygulanıyorsa, yarın herhangi bir iş insanına, akademisyene ya da sade vatandaşa uygulanabilir. Aynı habercilik anlayışıyla, örneğin, haberci kendi teyzesinin/halasının ya da Mücahit Ören’in teyzesinin/halasının yaptığı bir işlem üzerinden onun adını spot ve haberde geçirebilecekler miydi? Bu denli rahatça haberde keni adlarını geçirebileceklerini hiç mi hiç olasılık vermiyorum.
Burada sorun kişiler değil, yöntemdir.
Çünkü yöntem bozulduğunda güven de bozulur.
Gazetecilikte üç şey kutsaldır:
Bugün ne yazık ki bazı haberlerde bu üç ilkenin yerini; tıklanma kaygısı, siyasi pozisyon alma refleksi ve sansasyon arayışı almış görünüyor.
Oysa gazetecilik, birilerini ima yoluyla zan altında bırakma mesleği değildir.
Gazetecilik, kamu adına sorumluluk üstlenme mesleğidir.
Unutulmamalıdır ki, güven kaybedildiğinde en büyük zararı ne siyasetçi görür ne de başka bir kişi.
En büyük zararı gazetecilik görür.
Ve güvenini kaybetmiş bir mesleğin, söylediği en doğru söz bile artık kimseyi ikna etmez.
ADANA
1 gün önceADANA
1 gün önceADANA
1 gün önceADANA
1 gün önceADANA
1 gün önceADANA
1 gün önceEKONOMİ
6 gün önceVeri politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız. Detaylar için veri politikamızı inceleyebilirsiniz.