Dünyada bugün en çok tartışılan kavramlardan biri hiç kuşkusuz Siyonizm. Özellikle Hamas’ın 7 Ekim’de İsrail’de bir konser alanına düzenlediği saldırıdan sonra başlayan savaş ve sonrasında ABD ile İran arasındaki gerilim, “Yahudi Siyonizmi” tartışmasını dünya gündeminin merkezine yerleştirdi.
Türkiye’de de özellikle siyasal İslamcı çevreler bu konuya yüksek sesle tepki gösteriyor. İsrail karşıtı mitingler düzenleniyor, boykot çağrıları yapılıyor, hatta Türkiye’nin İsrail’le tüm ticari ilişkilerini kesmesi gerektiğini savunanlar çıkıyor.
Peki aynı çevreler başka bir “yayılmacı ideoloji” karşısında neden sessiz?
Türkiye’nin Filistin meselesinden çok daha eski bir sorunu daha var. Bu sorunun adı, eğitimci ve düşünür Cemil Kılıç’ın isabetli bir tanımlamayla ifade ettiği gibi: “Yunan Siyonizmi.”
Aslında bunun literatürdeki adı Megali İdea ya da başka bir ifadeyle Panhelenizm.
Bu düşünce, modern Yunanistan devletinin kuruluşundan bu yana taşıdığı tarihsel bir idealdir. Amaç, Bizans’ın mirasını diriltmek ve “tarihsel Yunan coğrafyası” sayılan bölgeleri Yunan egemenliği altına toplamaktır.
Bu haritanın içinde nereler var?
Batı Anadolu, İstanbul, Trakya, Doğu Karadeniz ve Ege adalarının önemli bir bölümü…
Yani doğrudan Türkiye’nin egemenlik alanı.
Yunanistan’ın resmi söylemlerinde ve siyasi literatüründe bu hedeflerin izleri hâlâ görülür. Bu ideolojinin etkisiyle yıllarca siyaset yapan ve ülkeyi uzun süre yöneten partilerden biri de Panhelenik Sosyalist Hareket’tir.
Bugün Ege’de yaşanan krizler de bu tarihsel ideolojinin gölgesinde gelişmektedir. Türkiye, Ege Denizi’nde bazı adaların hukuka aykırı şekilde silahlandırıldığını ve statüsünün değiştirildiğini yıllardır dile getiriyor.
Buna rağmen iki ülke arasında ticaret sürüyor. Diplomatik ilişkiler devam ediyor. Dahası iki ülke aynı askeri ittifakta yer alıyor: NATO.
Şimdi sorulması gereken soru şudur:
İsrail’e karşı boykot çağrısı yapanlar, neden Yunanistan’a karşı aynı çağrıyı yapmıyor?
İsrail’le ticaret yapılmasına tepki gösterenler, neden Yunanistan’la ticaretin kesilmesini istemiyor?
Azerbaycan’ı İsrail’le ticaret yaptığı için eleştirenler, neden Yunanistan’ın Türkiye karşıtı politikaları söz konusu olduğunda sessizliğe bürünüyor?
Oysa tarih bize çok ağır bedeller ödetmiş bir geçmişi anımsatıyor.
Yunan İşgali (1919–1922) sırasında Anadolu’da yaşanan katliamlar, Balkanlar’da Türk nüfusunun uğradığı sürgünler ve Batı Trakya Türklerinin bugün hâlâ yaşadığı baskılar ortadadır.
Bütün bunlara rağmen Türkiye’deki bazı çevrelerin yalnızca ideolojik olarak seçtikleri meselelerde yüksek sesle konuşması, diğerlerinde ise sessiz kalması dikkat çekicidir.
Elbette Filistin meselesi önemlidir.
Elbette sivillerin ölümü karşısında herkesin vicdanı sızlamalıdır.
Ancak ahlak ve ilke dediğimiz şey seçici olduğunda inandırıcılığını kaybeder.
Eğer bir ideoloji yayılmacıysa, nereden gelirse gelsin eleştirilmelidir.
Eğer bir ülke başka toplumların haklarını çiğniyorsa, buna karşı çıkmak evrensel bir tutum olmalıdır.
Aksi halde ortaya çıkan şey adalet değil, politik tercihtir.
İşte bu yüzden insan ister istemez şu soruyu soruyor:
Yahudi Siyonizmine karşı haklı olarak ses yükseltenler, Yunan Siyonizmi karşısında neden sessiz?
Neden?
**
Mevlüt Abinin Not Defteri
Taşla temizlikten tuvalet kağıdına
Geçenlerde kendi kendime dedim ki:
“Mevlüt, sen iyice tembelleştin. Kalk da şöyle büyükleri, cedleri bir ziyaret et. Hem sevap olur, hem hatıra tazelenir.”
Düştük mezarlık yoluna…
Tanıdık mezarların çoğunu ziyaret ettim. Bir Fatiha okuduk, iki hatıra yad ettik. Ama bir türlü Hacı Dede’ye rastlayamadım.
“Ula” dedim kendi kendime, “Hacı Dede nereye kayboldu?”
“Acaba nerededir, sağlığı nasıldır?” diye sordum soruşturdum.
“İyi iyi” dediler.
“Hatta her sabah bastonunu alır, birkaç kilometre yürür.”
Ben de şaşırdım.
“Peki şimdi nerededir?” dedim.
“Eski okulun harabesinde oturur bazen” dediler.
Dedim ki kendi kendime:
“Hacı dede o yaşında yürüyorsa, Mevlüt Abi sen oturacak mısın? Hadi bakalım…”
Hem spor olur diye yürüdüm eski okulun tarafına.
Bir baktım…
Gerçekten de bir taşın üstüne kurulmuş, sigarasını yakmış, dumanını ağır ağır savuruyor.
Vardım yanına.
Elini öptüm.
“Ne yapıyorsun burada Hacı dede?” dedim.
“Eskileri düşünüyorum evlat…” dedi.
Ben de fırsatı kaçırır mıyım?
“Anlat hele” dedim.
Zaten anlatacak adam arıyormuş meğer.
“Bu okulu” dedi,
“Köy Enstitülü bir eğitmenin öncülüğünde biz yaptık.”
“Taş taşıdık, harç kardık. Hem okulu inşa ettik hem de içinde okuyup şahadetname aldık.”
Sonra bir iç çekti.
“Her şeyi düşünmüş, güzel yapmıştık ama bir şeyi unutmuşuz” dedi.
“Helâyı…”
Ben gülmemek için kendimi zor tutuyorum.
Devam etti:
“Okulun etrafında büyük kayalar, ağaçlar vardı. İhtiyaç geldi mi ya kayanın kuytusuna giderdik ya da bir ağacın dibine çökerdik.”
“İhtiyacı görmek kolay da, temizlik işi biraz zahmetliydi.”
“Onu da yerdeki taşlarla hallediyorduk.”
Sonra bir gurur ifadesi geldi yüzüne.
“Benim en sevdiğim temizlik taşı çakmak taşıydı” dedi.
“Parlak olurdu, kaygan olurdu… Temizlik işi kolay olurdu.”
“Öyle ki aramayayım diye cebimde çakmak taşı taşırdım.”
Ben artık gülmemek için dudak ısırıyorum.
Ama Hacı Dede ciddiyetle devam ediyor:
“Sonra o taşların başka işe de yaradığını keşfettim.”
“Bir kenarını sivrilttim, bıçak gibi kullandım.”
“Sonra daha büyük bir fikir geldi aklıma.”
“O zamanlar ekini düvenle ezerdik. At çekerdi düveni, taneler sapından ayrılırdı.”
“Ben de düvenin altına keskinleştirdiğim çakmak taşlarını yerleştirdim.”
“Bir çalıştı ki düven…”
“Bizim iş hızlandı.”
“Daha çok tane aldık, daha kısa sürede işi bitirdik.”
Sonra yüzünde çocuk gibi bir gülümseme belirdi.
“Babam bu işi görünce alnımdan öptü” dedi.
“Şehre gitti, bana ödül getirdi.”
“Yufka ekmeğin içine somun ekmek… onun içine de helva koymuş.”
“Hayatımın en güzel ödülüydü.”
Bir süre sustu.
Sonra yine iç çekti.
“Yine de şimdiki çocuklar çok şanslı” dedi.
“Okullarında helâ var.”
“İçinde su var.”
“Kâğıt var.”
“Bizim gibi yarım temizlik değil, tam temizlik yapıyorlar.”
Sonra bastonuna dayanıp ekledi:
“Vallahi bazen onlara imreniyorum.”
Ben de ne diyeceğimi bilemedim.
Elini bir daha öptüm.
Onu hatıralarıyla baş başa bırakıp yavaş yavaş ayrıldım.
Yolda yürürken düşündüm.
Zaman dediğin şey var ya…
İnsanı nereden nereye getiriyor.
Kaya dibinde hacet gidermeden…
Taşla temizlikten…
Fotoselli musluklu, kâğıtlı, sabunlu tuvaletlere…
Demek ki medeniyet dediğin şey bazen düvenin altına çakmak taşı koymakla başlıyor.
**
Cumartesi Öyküleri
BİR TELEFON ÜÇLÜ MUHASEBE
Bahar’ın sezgileri güçlüydü.
Yıllarca hem işte hem hayatta insan okuyarak ayakta kalmış bir kadındı. Tekin’in sesindeki küçük dalgalanmaları, bakışındaki kaçamakları fark etmemesi mümkün değildi.
Önceleri önemsemedi.
“İş stresi,” dedi kendi kendine.
“Toparlanma süreci kolay olmaz.”
Ama günler geçtikçe Tekin’in dalgınlığı artıyordu. Aynı soruyu iki kez soruyor, bazen Bahar konuşurken bambaşka bir noktaya dalıp gidiyordu. En önemlisi, o eski rahatlığı yoktu. Sanki zihninde sürekli başka bir hesap yapıyordu.
Bir akşam sofrayı toplarken Bahar aniden sordu:
“Ceylan geri dönmüş.”
Tekin’in elindeki bardak hafifçe duraksadı.
Bu, inkâr edilebilecek bir soru değildi. Bahar söylememişti; söylemiş gibi konuşmuştu.
“Uğradı,” dedi Tekin. “Tesadüf.”
Bahar arkasını dönmedi. Lavaboda tabağı yıkamaya devam etti.
Sesi sakindi ama sertti:
“Tekin, ben hayatı tesadüflerle yaşayan bir kadın değilim.”
Sessizlik mutfağa yayıldı.
Bahar musluğu kapattı, ellerini kuruladı ve ilk kez doğrudan gözlerinin içine baktı.
“Bak,” dedi.
“Sen zor durumdayken yanında oldum. Çünkü seni istedim. Ama ben kimsenin ‘ihtiyaç molası’ değilim. Eğer aklın hâlâ başka yerdeyse, bunu bilmeye hakkım var.”
Tekin savunmaya geçmek istedi ama kelime bulamadı. Çünkü Bahar haklıydı. İçindeki karışıklığı kendisi bile çözememişti.
Tam o sırada telefon çaldı.
Ekranda bir isim belirdi.
Ceylan.
Bahar telefonu gördü. Tekin’in yüzündeki tereddüdü de.
“Cevapla,” dedi Bahar.
“Ben buradayken cevapla.”
Tekin açtı.
Ceylan’ın sesi her zamanki gibi sakindi:
“Rahatsız ediyorsam sonra arayayım. Sadece konuşmamız gereken bir şey vardı.”
Bahar eliyle işaret etti.
“Hoparlöre al.”
Artık kaçış yoktu.
Tekin telefonu masaya bıraktı.
Bahar konuştu:
“Madem konuşulacak bir şey var, üçümüz konuşalım. Yarım cümlelerle dolaşmaktan sıkıldım.”
Kısa bir sessizlik oldu.
Sonra Ceylan cevap verdi:
“Aslında ben de tam bunu istiyordum.”
Yarım saat sonra Ceylan kapıdaydı.
O an, üçü de ilk kez aynı gerçeğin karşısında durduklarını hissetti. Bu artık gizli duyguların, ertelenmiş kararların meselesi değildi. Üç farklı irade, aynı hayatın içinde yer kaplamaya çalışıyordu.
Bahar söze girdi:
“Kimse kimseyi suçlamasın. Ama şunu bilelim: Aynı belirsizliği yaşamayacağım. Tekin karar veremiyorsa, biz vereceğiz.”
Ceylan başını salladı.
“Ben kimseyi zorla tutmam. Ama kimsenin alışkanlığı da olmam.”
Tekin ilk kez ikisinin de ne kadar güçlü olduğunu aynı anda gördü.
Biri onu hayata bağlayan kuvvetti.
Diğeri kendisi olmasına izin veren alan.
Ve şimdi ikisi de, onun yerine karar vermeye hazırdı.
Bahar son cümleyi net söyledi:
“Tekin.
Biz burada rakip değiliz.
Ama sen kararsız kaldıkça bizi rakip hâline getiriyorsun.
Şimdi söyle…
Nasıl bir hayat istiyorsun?”
O soru odada asılı kaldı.
Tekin ilk kez şunu anladı:
Bu kez susarsa, ikisini de kaybedecekti.
ADANA
2 gün önceADANA
2 gün önceADANA
3 gün önceADANA
3 gün önceADANA
4 gün önceADANA
4 gün önceADANA
4 gün önceVeri politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız. Detaylar için veri politikamızı inceleyebilirsiniz.