İslam dünyasında “İmam-ı Azam” diye anılan Ebu Hanife, yalnızca bir mezhebin kurucusu değil; aklı, vicdanı ve toplumsal hayatı merkeze alan bir din anlayışının da mimarıdır. Bugün Hanefilik, Türklerin İslam’ı kabul eden kesimleri açısından iki ana damardan biridir. Sünni anlayışı benimseyen Türkler Hanefi fıkhını esas almış, Şii geleneğe yönelenler ise Kızılbaş-Alevi çizgisi içinde inançlarını yaşamaya çalışmıştır.
Ancak sorun yalnızca mezhep tercihi değildir. Asıl sorun, İmam-ı Azam’ın ortaya koyduğu akılcı, özgürlükçü ve kolaylaştırıcı din anlayışının, yüzyıllar içinde nasıl daraltıldığı ve büyük ölçüde görmezden gelindiğidir.
Mısırlı ilahiyatçı Prof. Dr. Muhammed Ebu Zehra, İmam-ı Azam’ın fetvalarını titizlikle incelemiş ve özellikle günümüzde “kulak arkası edilen” görüşlerini tek tek ortaya koymuştur. Bu fetvalar okunduğunda insanın aklına şu soru geliyor:
Biz gerçekten İmam-ı Azam’ın mezhebinde miyiz, yoksa onun adını anıp ruhunu mu terk ettik?
İmam-ı Azam’a göre Arap olmayan Müslümanlar, ibadetlerini ana dilleriyle yapabilir. Çünkü kutsal olan Arapça değil, anlamdır. Bugün din adına dili kutsallaştıranların, bu fetvayı nereye koyduğu ise meçhuldür.
Ebu Hanife, bir insanın mümin olup olmadığının ibadetle ölçülemeyeceğini söyler. Yani namaz kılan herkes cennetlik, kılmayan herkes cehennemlik değildir. Kimin cennete, kimin cehenneme gideceğini Allah’tan başka hiç kimse bilemez. Buna rağmen bugün neredeyse herkes birbirinin iman bekçiliğine soyunmuş durumdadır.
İmam-ı Azam’a göre beşeri ilişkilerde dindarlık ölçü değildir. İnsan olmanın, adil olmanın, ahlaklı olmanın ölçüsü yalnızca şekilsel ibadetler değildir. Haram para ile hayır olmayacağını, zulüm yapan idareciye hediye verilemeyeceğini ve onun hediyesinin de alınamayacağını açıkça ifade etmiştir. Bu fetvalar, iktidar kapılarında dolaşan “dindarlık gösterilerinin” aslında ne kadar sorunlu olduğunu da ortaya koyar.
Ebu Hanife’ye göre evlenme ve eş seçme hakkı kadının kendisine aittir. Kadın, iradesi olan bir bireydir; velisinin, cemaatin ya da geleneğin malı değildir. Bugün kadın bedeni ve hayatı üzerinde fetva üstüne fetva üreten anlayışların, İmam-ı Azam’la ciddi bir sorunu olduğu açıktır.
Hadis konusunda de son derece nettir:
Kur’an’a ve akla aykırı rivayetler, kaynağı ne olursa olsun reddedilir.
Bu yaklaşım, İslam’ı akıl dışı hurafelerden koruyan bir sigorta gibidir. Nitekim kendisi açıkça şunu söyler: İslam akıl ve vahiy dinidir. Aklı olmayanın dini de yoktur.
Bir diğer çarpıcı fetvası ise şudur: İslam’da “evliya” diye ayrıcalıklı bir sınıf yoktur. Her mümin Allah’ın dostu olabilir. Yani din, ruhban sınıfı üretmez. Buna rağmen bugün kutsanmış kişiler, dokunulmaz yapılar ve sorgulanamaz cemaatler oluşturulmuşsa, bunun İmam-ı Azam’la ilgisi yoktur.
Özetle; İmam-ı Azam Ebu Hanife’nin dini, korkutan değil kolaylaştıran; baskılayan değil özgürleştiren; aklı dışlayan değil merkeze alan bir dindir. Bugün onun adını sıkça anıp fetvalarını görmezden gelmek, sadece bir çelişki değil, aynı zamanda tarihsel bir vefasızlıktır.
Belki de artık şu soruyu yüksek sesle sormanın zamanı gelmiştir:
İmam-ı Azam’ı gerçekten mi takip ediyoruz, yoksa sadece adını mı kullanıyoruz?
Kulak arkası edilen o fetvalar:
Arap olmayan Müslümanlar, ana dilleri ile ibadet yapabilirler.
Bir insanın mümin olduğunu ibadeti belirlemez.
Kimin cennete veya cehenneme gideceğini Allah’tan başka hiç kimse bilemez.
Beşeri ilişkilerde dindarlık ölçü değildir.
Namaz kıldırıp para almak helal değildir.
Din için toprak gasbetmek meşru değildir.
Evlenme ve eş seçme hakkı kadının kendisine aittir.
Arapça kutsal dil değildir; kutsal olan anlamıdır.
Allah’ın elçileri, Allah’ın kitabına aykırı konuşmazlar.
Kur’an’a ve akla aykırı rivayetler (hadisler), kaynağı ne olursa olsun reddedilir.
İslam’da evliya diye bir sınıf yoktur; her mümin Allah’ın dostudur.
Haram para ile hayır olmaz.
Zulüm yapan idareciye hediye verilmez, hediyesi de alınmaz.
İslam akıl ve vahiy dinidir. Aklı olmayanın dini de yoktur.
**
Cumartesi Öyküsü
Sabah kahvemi alıp pencereyi açtım.
Dışarıda kuşlar cıvıldıyor, şehir uyanıyor.
Benim için de bir uyanış zamanıydı.
Artık koçluk kariyerimin zirvesi geride kalmış, çakralarım hâlâ düzensiz ama artık umursamıyorum.
Odaya baktım:
Beş sertifika duvarda gururla asılı, kristaller masada parıldıyor, tütsü külleri hâlâ hafifçe havada dans ediyor.
Defterler, uygulama bildirimleri, Zoom kayıtları…
Hepsi bir zamanlar benim dünyamı ele geçirmişti.
Ama bugün bir karar verdim:
“Mine, artık evrenle bu kadar uğraşmayacaksın.
Belki o da senden sıkılmıştır.”
İlk iş olarak, sertifikaları topladım.
Hepsini bir kutuya koydum, üstüne küçük bir not iliştirdim:
“Teşekkürler, öğrettikleriniz için ama artık yollar ayrıldı.”
Kristalleri de özenle yerleştirdim, çakralar için çizdiğim renkli diyagramları kaldırdım.
Tütsü de son kez yandı, dumanı pencereden dışarıya karıştı.
Sanki şehir bile biliyordu: bir dönem kapanıyor, yeni bir sayfa açılıyordu.
Dışarı çıktım.
Kahvemi alıp bankta oturdum, güneş gözlerime vuruyor.
Telefon sessizde, sosyal medya sessizde, evren sessizde.
Sadece ben vardım ve şehir, kuşlar, hafif bir esinti…
Ve o an anladım:
“Asıl koçluk, insanın kendine yaptığıdır.
Başkalarını yönetmek değil, kendi kalbini, kendi gülüşünü yönetmek.”
Bir gülümseme yayıldı yüzüme.
İçimdeki Kukumav kuş artık huzurlu, biraz tembel ama mutlu.
Ve sessizce düşündüm:
“Bazen enerji takip etmez, frekans boşta kalır. Ama işte hayat, boş frekansta bile güzel.”
Defterimi açtım ve son cümlemi yazdım:
“Bugün evrenle vedalaşıyorum. Belki yarın yeniden selamlaşırız. Ama şimdilik, ben kendimle barıştım.”
Ve o gün, Cumartesi, Mine’nin hem mizahi hem de huzurlu yeni hayatının başlangıcı oldu.
ADANA
5 saat önceADANA
6 saat önceADANA
6 saat önceADANA
19 saat önceADANA
19 saat önceADANA
1 gün önceADANA
1 gün önce